• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türklük, Kürtlük, Seyyidlik

30 Dec2012
 

[30 Aralık 2012 tarihinde Taraf gazetesinde yayınlandı.]

Ecdad dendiğinde herkes kendince bir şeyler hayal eder. Ancak her hayal gibi bu hayallerin de çoğunun gerçeklikle ilişkileri gayet gevşektir. Zira, insan, dedelerini, hatta dedelerinin de dedelerini (gıyaben de olsa) bilebilir, tanıyabilir. Ama bir noktadan sonra ipin ucu kaçar.

Soyağaçları
İnsan, bir anne ve bir babadan doğar. Bir nesil öncesine gidildiğinde ise, atalarının sayısı dörde çıkar. Bu şekilde, her önceki nesilde bu rakam ikiye katlanır ve 8, 16, 32, 64 şeklinde artar. Peki (sözgelimi) 500 sene öncesine gidecek olsak, insanın ata sayısı kaça çıkar?

Her 25 yılda yeni bir neslin ortaya çıktığını düşünülebiliriz. Bu durumda, 500 senede takriben 20 nesil değişecek demektir. Bunun anlamı, bugün yaşayan her insanın 500 sene önce yaşamış olan 220 tane, yani bir milyondan fazla atası olduğudur. Gerçi bu rakam üzerinde bir parça düzeltme yapılması gerekir. Zira, her soyağacı, geçmişe gidildikçe genişler ve ağaç genişlediği ölçüde, birbirine yakın ve uzak olan çeşitli dallar arasında kimi birleşmeler görülür. Ancak her durumda soyağaçlarıyla ilgili gerçekler değişmez:

Soyağaçları, kendisi ile geçmişteki ataları arasındaki çok ama çok sayıdaki damardan sadece birini gösterir. Bir insanın elinde hem anne hem de baba tarafına ait müstakil iki soyağacı bulunsa dahi, önceki nesillere gidildiğinde ihtiyaç duyulan soyağacı sayısı hemen dörde, sekize çıkacak, daha da öncesine bakıldığında ise herşey hepten meçhul hale gelecektir. Dolayısıyla, geçmişten bugüne uzanan bir ya da birkaç damar üzerinden kollektif aidiyet iddiasında bulunabilmek mümkün değildir. Çünkü, her insan için, bambaşka yerlerden bugüne ulaşan ve son aşamada hepsi kendinde kesişen çok (ama çok) sayıda damar (lineage) vardır.

Hz. Muhammed’in Torunu Olmak
Hz. Muhammed’in torunu olmak da, böyle bir tekil damara işaret eder. Zira, 14 asır gibi uzun bir süre geriye gidildiğinde, her insanın, sayısı tam olarak bilinemeyecek kadar çok dedesi vardır. Bu sayısız dedeler (ya da nineler) arasından sadece birinin Arap kökenli olmasından hareketle, kişinin Arap olduğuna (ve hele hele, başka bir milletten olmadığına) hükmedebilmek mümkün değildir. Yukarıdakilerden anlaşılabileceği gibi, kişinin hem annesinin hem de babasının Hz. Muhammed’in torunu olması durumunda da böyle bir hüküm vermek mümkün olmaz.

Sonsöz
Bütün bunlar, oturup iki dakika düşünen herkesin rahatlıkla fark edebileceği derecede basit gerçekler. Bir profesörün, 19. yüzyılda doğu Anadolu’daki küçük bir Kürt köyünde doğan bir İslam aliminin anne tarafından seyyid, baba tarafından şerif olduğunu ve dolayısıyla Kürt olamayacağını iddia edebilmesini tuhaf kılan da bu.

Konunun bir diğer yönü ise, insanın hem inancı tarafından şekillenen, hem de kaygıları doğrultusunda inancını, kutsallarını kendi aklına uyduran bir varlık olması. Bu yönüyle, Türklük de, Kürtlük de, seyyidlik de, insani kaygılarla anlam buluyor ve işlev kazanıyor. (Bu konuda, 6 Kasım 2011 tarihli Taraf yazıma bakılabilir.)

Taner Akçam Notu: Geçen pazarki yazımda, Yves Ternon‘un Belge Yayınevi tarafından 1993’te basılan Ermeni Tabusu adlı kitabının 1915 konusunda Türkiye’de yapılan “ilk ciddi yayın” olduğunu yazmıştım. Ancak sonradan Taner Akçam‘ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu adlı önemli kitabının 1992 yılında yayınlandığını hatırladım. Halbuki, aynı yazıda, “soykırım kelimesini başına ‘sözde’ sıfatı eklemeden kullanmaya, 2000′li yıllara dek, kolay kolay pek kimse[nin] cesaret edemedi”ğini de söylemiştim ve bu cümlede kategorik bir ifade kullanmamaya çalışmamın nedeni, aklıma ilk olarak Taner Akçam’ın gelmesiydi. Bu vesileyle, ilgili literatüre önemli katkılarda bulunmuş olan Taner Akçam’ın, başta İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu: İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na olmak üzere bugüne dek konu hakkında yazdığı kitapların tamamını tavsiye ederim. Şayet Akçam’ın kitapları Türkiye’de daha geniş kitlelerce okunsaydı, sadece 1915 değil, Milli Mücadele dönemi ve İttihatçılar konusunda yıllardır yaşanmakta olan tartışmalar da hiç şüphesiz çok daha düzeyli ve verimli olurdu. (1993 öncesi ile ilgili dikkatimden kaçan başka yayınlar da olduysa, yazarlarından özür dilerim.)

Paylaş:
1

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

31 December 2012 at 2:21 AM

‘Damarlarımızdaki asil kan’ ın da aşağı yukarı 2 üzeri 20 promil karşımdan meydana gelmiş olduğunu söylemiş olmakla ne “biz” bıraktınız ortada, ne “kahraman ırk” ne de Silistre…

“Soy ağacının sonu” makalesini kendimden utanarak okudum. Özellikle “…Bütün bunlar, oturup iki dakika düşünen herkesin rahatlıkla fark edebileceği derecede basit gerçekler…” kısmından müteessir oldum. Sağlık olsun, bakalım var bildiğimiz başka neler neler yokmuş; yok bildiğimiz neler neler varmış.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.