• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Türk’ün Açık Büfe İle İmtihanı

10 Sep2009
 

Geçenlerde Türkiye tatilinden dönen bir arkadaşım, daha ziyade İslami kesimin tercih ettiği 5 yıldızlı otellerden birinde şahit olduğu birkaç olayı anlattı. Otelin 24 saat kullanılabilir durumda olan açık büfesinde bilmem kaç çeşit yemek bulunuyormuş sürekli. Ancak korkunç derecede israf varmış. İnsanlar ciddi bir açgözlülük örneği sergileyerek tabaklarına yiyemeyecekleri kadar yemek doldurduklarından, nihayetinde çoğunu çöpe dökmek durumunda kalıyorlarmış. Tabii oradaki herkes istisnasız böyle değilmiş. Bu durumdan ciddi seviyede rahatsızlık duyanlar da varmış. Mesela bir beyefendi, tabağını alabildiği kadar karpuzla dolduran yaşlıca bir teyzeyi görünce dayanamayıp kendisini uyarmak istemiş ve, “Teyzecim hepsini yiyebilecek misin onların?” diye sormuş. Ancak yaşlı teyze, “Sana ne! Yemezsem dökülür!” diye terslemiş bu haddini bilmeyip onun bunun işine karışan beyefendiyi.

Tabii böyle şeylerin sadece İslami kesime has olduğunu söylemek haksızlık olur. Zira bu anlatılanlar bana 10 yıl kadar evvel birkaç kez Türkiyeli seyahat acentelerinin organize ettikleri yurtdışı gezilerine katıldığımda gözlemlediklerimi hatırlattı. Şöyle ki, açık büfe gören laik Türklerin tavırları da İslami kesim mensuplarınınkinden çok farklı değildi. Kafilede yer alan ve maddi durumu gayet iyi olan insanlar dahi, açık büfeyi görünce bir tür yangından mal kaçırma psikolojisi içerisinde hareket ediyorlardı. Bu konuda laiklerin İslami kesim mensuplarından farkları, olsa olsa, içlerinden bazılarının domuzları da aynı açlıkla götürmeleri olabilir. Yani bu durum inanç ya da gelir seviyesi gibi tekil alanlara indirgenemeyecek genel bir zihniyet sorunu olmalı.

Şimdi bunu anlatınca, aklıma bir şey daha geldi. ABD’ye ilk kez gelen hemen her Türk, fast-food restoranlarındaki “fountain counter“ların tezgahın arkasında değil de oturma salonlarında bulunduğunu ve içeceği biten müşterilerin karton bardaklarını ücretsiz olarak tekrar doldurabildiklerini görünce, böyle bir uygulamanın Türkiye’de gerçekleştirilmesi durumunda gözlemlenebilecek olan davranışları dile getirir. Bu davranışların neye benzeyeceği de herhalde günümüz Türkiyesinde yaşamış olan herkesin malumudur.

Bu bizim gerçeğimiz. İnkar etmeye gerek yok. Mesela çocukluğumda benim de aklımdan evdeki musluklardan gazoz ya da kola akmasının ne kadar muhteşem bir şey olacağı düşüncesi geçerdi bazen. Adamlar bu üçüncü dünya hayalini hakikate dönüştürmüş, bu durumda bunun bir parça “coşkulu” bir karşılığı da elbette olmalı… Ama diğer yandan, bir yaştan sonra büyüyebilmek de bu kadar zor olmamalı diye düşünüyorum.

Ancak çocuklukta yaşanan kimi şeylerin insanın içinden sökülüp atılması, herkes için o kadar kolay olamayabiliyor. Mesela, obezite konusunda yapılan bir araştırma, yemeğe yönelik aşırı dürtünün, kişinin gelir seviyesi ile değil, çocukluk döneminde yaşadıkları ile ilgili olduğunu gösteriyormuş. Zira, çocukluğunda bir parça yokluk çekmiş olan kimseler, ileride zengin olsalar dahi, aç kalma korkusunu içlerinden atamıyorlarmış. Ancak Türkler söz konusu olduğunda, normal şartlar altında değil, “bedava bulunca” saldırma söz konusu oluyor. O nedenle obezite hakkında yapılan bu çalışmanın bulgularının bu durum için de geçerli olup olmayacağından emin değilim. Benim düşüncem, bu durumu görmemişlikten kaynaklanan bir tatminsizlik hissi ile açıklamak gerektiği yönünde. Yani bu durum bence maddi değil, psikolojik faktörlerle açıklanmalı. Zira zenginlik başka, zenginliğin hazmedilmiş olması başka bir şey.

Bu konunun aklıma getirdiği ilgisiz başka şeyler de var. Mesela laik Türkler yurtdışında açık büfeden domuz alıp yerken, etraflarındaki diğer Türklere karşı bir tür üstünlük tavrı sergiliyorlar. Mesela gruptan biri domuz yemeyi (herhalde dini değil, kültürel nedenlerden ötürü) mide bulandırıcı falan bulduğunu söyleyecek olsa, domuz yiyen kişi bilmiş bir tavır takınarak, “Hiç hayatınızda yediniz mi ki tadını bilmeden böyle konuşuyorsunuz?” gibi bir laf edebiliyor. Tabii burada bu sorunun ifade ettiği anlam değil, bu sözlere çerçeve sunan tavır önemli. Herhalde Türkiye’de hoşgörülmeyip Batıda olağan karşılanan herşey gibi domuz tüketimi de bir tür statü göstergesi durumunda bu tür insanlar için. Öyle tahmin ediyorum ki, şayet Avrupa’da domuz yemek değil de, vejeteryenlik genel kabul gören bir durum olsaydı, o zaman da sığır eti yiyen “etçil halk”a, gayrimedeni yahut ilkel muamelesi yapacaklardı…

Böyle durumlarda aklıma gelen bir söz vardır: “Everybody Needs to Feel Important”. Bu sözü ilk kez 2001 yılında duymuştum. ABD’ye girerken (dökümanlarımda eksik bir imza olduğu için) sınırda biraz uğraştırmışlardı. Birkaç gün sonra bu durumu Amerikalı bir arkadaşıma anlattığımda bana bu sözü söylemişti. Bununla, kimi memurların ellerindeki otoriteyi başkalarını ezmekte kullanarak kendilerini tatmin etmeye çalışmalarını kast ediyordu. Bu sözü hiç unutmadım ve daha sonraki yıllarda yaşadıklarım sonucunda, anlamsız şeyleri statü göstergesi kılmanın aslında eziklikten kaynaklanan bir tavır olduğuna kanaat getirdim. Hatta bu türden komplekslerin, azınlıklarda ve de üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşlarında daha da tuhaf tavırlara neden olabildiğini fark ettim. Şöyle ki, her insan kendisini şu ya da bu derecede önemli hissetme ihtiyacı hissetse de, kimi kimlikler insanların bu ihtiyacı tatmin edebilme adına hepten aptalca şeyler yapmalarına neden olabiliyordu. “Bak ben domuz yiyorum, ama sen tadını bile bilmiyorsun” ya da “Starbucks’a da mı uğrayacağız? O zaman biraz bekle, makyaj da yapayım” gibi.

Paylaş:
26

Okuyucu Yorumları

 

rüştü hacıoğlu says:

10 September 2009 at 5:50 PM

Ah gözünü sevdiğimin sonradan görmeliği, ama baştan görmeliğin de benzer sonuçlar vermesi nasıl izah edilecek acaba?
Bir de bu durumun dışarıdan gözlenirkenki utanç anını Ahmet Altan bakın nasıl fotoğraflamış:
“…Size de olur mu bilmiyorum ama beceremediği bir işi yapmaya kalkıp da gülünç duruma düşenleri izlerken garip bir sıkıntı hissederim. Gülünç olduğunu, acıklı göründüğünü fark edemeyen insanları izlerken onların adına utanırım. Eğer bir de bu duruma düşen, asla böyle bir duruma düşmemesi gereken biriyse [buna katılmıyorum] daha da kötü olurum…”
Gerçi Hasan Gerçeker ile ilgiliydi burası, ama sanıyorum konunun pek de uzağına düşmüyor. Sanırım Avrupa’da domuz yemek zorunda kalan “kafa”dan neşet ediyor yazıya konu ucubelikler de…

 
 

Murat Celik says:

10 September 2009 at 11:13 PM

Ne acidir ki yasanan bu tür seyler, henüz kendini kesfedememis toplumlarin gösterdigi refleksleri bize resmetmekte. Kendi öz degerlerini ögrenmeyen ve hayatina hayat kilmayan toplumlarin varabilecegi o acinasi noktanin bir kisim tecellilerini cok iyi yansitmakta bu yazi.
Tabii yazida deginilen su nokta da bana göre cok önemli: Toplumsal arizalarimiz insanlarin dinci veya laik olmasiyla cok alakali degil. Normal zannettigimiz bir sürü anormalliklerimiz mevcut ne yazik ki.
Dünyaya cok ileri seviye bir medeniyet modeli sunan bir imparatorlugun torunlarinin nasil bu seviyeye geldigi daha dogrusu bu seviyeye düstügü kesinlikle incelenmesi gereken bir mevzu…

 
 

Levent Cetin says:

11 September 2009 at 2:19 AM

Turk’un bir de otelle imtihani var. Acgozlulugun sadece yiyecek uzerine olmadigini gosterir. Adam yilda 100 bin dolar maas yapiyor, evindeki sabunlari is gezilerinde gittigi otellerden topluyor. Gecenlerde baktim ayni kalitede sabunlarin 16 tanesini 5 dolara indirmisler.
Tabii Turkiye’deyken is arkadaslarimla beraber gittigimiz gezilerde adamlarin havlu, sampuan hatta yastik caldiklarina da sahit olmustum.
Cogu insan esantiyondan hoslanir, ama bir yere esantiyon olarak konmamis mali bile sirita sirita alip cebine koyanlari hangi psikolojik teoriyle aciklarsiniz bilemiyorum.

 
 

Serdar Kaya says:

11 September 2009 at 9:20 AM

Sabun ve şampuanda ben pek bir problem görmüyorum. Zaten sizin kullanımınız için odaya belirli sayıda konmuş ve açıldıktan sonra bir sonraki müşteriye aktarılmayan dayanıksız ürünler bunlar.
Ama havlu ve yastık biraz farklı tabii. 🙂

 
 

Levent Cetin says:

11 September 2009 at 5:03 PM

Sabun sampuan meselesi oyle degil. Karton kutuda ufak sabunlardan 3-4 tane koyuyorlar adam onlarin hepsini bavula dolduruyor, acilmis bir kutu olayi degil yani 🙂
Yillik 2 dolar getirisi olacak birseye ganimet gozuyle bakma zihniyeti hirsizlik olmasa bile sasirtiyor.

 
 

Serdar Kaya says:

11 September 2009 at 5:10 PM

Yine de bunu çok problemli bulmuyorum. Otel sahibi o kadar tahsis ediyor ona kullanması için sonuçta. Havlu, yastık, saç kurutma makinesi, perde falan gibi değil yani.

 
 

Magrib says:

12 September 2009 at 12:46 PM

Serdar Bey,
Geçen gün bir grup yabancı arkadaş ile (tabii onlara göre asıl yabancı benim) iftarda açık büfe hizmeti veren bir Türk restoranından dönüşte yazınızı okuyunca tebessüm ettim. Yazının genelinde Türklere ciddi bir yüklenme ve bu görgüsüzlük olayını direk Türk ırkına mal etme gibi bir durum var. Oysaki insanoğlundaki açgözlülük ve kontrolsüz biriktirme isteği fıtrattan gelen bir duygu. Kuran-ı Kerim’de mesela bu özelliğe çeşitli yerlerde göndermeler yapılır ve fıtratın bu isteğini dizginleyen insanlara da, müjdeli haberler verilir.
Bizim gittiğimiz iftar yemeğinde grubun içinde, akşama kadar aç ve susuz kalmış olmama rağmen, en az yemeği, ziyan olmasın diye ben almıştım. Diğerlerinin tabaklarından artan yemekle, sanırım 5 kişilik bir aile bir öğün için ziyadesiyle doyardı. Onların bu halini görünce, insanın insan olmaktan gelen özelliklerini kimi zaman göz ardı edip, Türklere biraz fazla yükleniyoruz galiba diye düşünmüştüm. Zira Avrupalıların da, eğitim seviyesi yüksek olsalar bile, kimi fıtrı konularda verdikleri tepkiler bizimle çok benzer olabiliyor.

 
 

Serdar Kaya says:

12 September 2009 at 12:56 PM

Magrib:
Bu tavırları Türk ırkına mal etmiş olmam mümkün değil. Herşeyden önce ben Türkiye’de her ırktan insanın yaşadığını, Orta Asya geninin %10 ila 15 arasında paya sahip olduğunu bilen biriyim. Ama öyle olmasaydı da bu konudaki yaklaşımım değişmezdi. Zira yazıda bu tür davranışların sebebinin ırki ya da genetik değil, psikolojik olduğu ve kimi imkansızlıklardan ileri geldiği ifade ediliyor.

 
 

n says:

13 September 2009 at 1:27 AM

Hac’dayız; kafileyle Mekke’den Medine’ye varmamız saatler sürmüş. Akşam Medine’deki otele nihayet yerleşip, otelin açık büfesi önünde sıraya girdiğimizde herkes aşağı yukarı sekiz-on saattir aç ve ölesiye yorgun. Sırada önümüzde 30 kişiden fazla kimse yok, ama sıranın bize gelmesi bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Yatsıya peygamberimizin türbesine yetişmeyi azalan dakikalarla hesaplayarak, aç, yorgun, günlerdir uykusuz halde o sırada ayakta beklemenin nasıl bir işkence olduğunu hala unutamam. Bir insanın yemek alması normal şartlar altında en fazla kaç saniye sürebilir? Hepsi de yeni Hacı olmuş ve kutsal bir ziyaret nedeniyle orada bulunan Türkler’den müteşekkil bu grubun tabaklarını nasıl doldurduklarını ve yemek sonrasında ziyan olan yiyeceklerin miktarını detaylarıyla anlatacak değilim; sıranın gelmesinin bu kadar uzun sürmesi herhalde bir fikir veriyordur. Ama hatalarımızdan ders almıyor olacağız ki aynı rezalet tablosu sonraki akşamlarda da aynen tekrarlandı. Otel restoranında sıraya girmek kabusa dönüştü.
Açık büfe adabında yiyeceğiniz şeylerin hepsini birlikte almak yoktur. Bir miktar alır oturursunuz, sonra yine kalkarsınız. Açık büfenin esprisi bu zaten; herkes tabağını deli gibi doldurmadığı müddetçe yemeklerin hepsi orada hep hazır bekliyor olacaktır zaten. Böyle yangından mal kaçırır gibi saldırmanın anlamı yoktur. O kadarı da şart değil ama ben üç beş kez kalkarım normalde mesela açık büfe yemek alırken. Ama tabağımı yavaş yavaş doldurduğum için de hiçbir şey ziyan etmemiş olurken. Gel de bunu Türkler’le yap! Allah kimseyi Türkler’le aynı açık büfeye düşürmesin.. Avrupa’da, Amerika’da defalarca açık büfede yediğim halde hiç böyle bir şey görmedim.

 
 

n says:

13 September 2009 at 5:31 PM

i. Yapılan araştırmada Türkler dünyadaki en karma ırka sahip 2. millet çıkmış. En safkan kalmış ise Ruslar.
ii. Otellerdeki sabun, şampuan, vs o otelin reklamını yapan eşantiyon statüsünde ve odanızda bırakılanlar size ait kabul ediliyor. Bunların alıp götürülmesinde sakınca yok. Bir keresinde otelden check out yaparken üzerimde tükenmez kalem olmadığını fark eden resepsiyonist ‘Odanızda kalem bırakmıştık. Buyrun ben size buradan bir tane hediye edeyim onun yerine’ demişti.
Çantasına havlu, yastık, pike, odada alıp götürülebilecek ne bulduysa tıkıştıran Türkler’in durumu ise biraz farklı tabii. 🙂 Üniversitede yurt dışında bir otelde aynı odayı paylaştığımız arkadaşım ‘Hatıra olsun diye götürüyorum bunları’ demişti. Kafasında bir hesap yapıp otele verdiğimiz ücretin bunları kapsadığına hükmetmiş (halbuki 4 yıldızlı bir oteldi ve normalden çok daha ucuza kalıyorduk) ve dinen de meşru bir şey yaptığına kani idi. Sonra otel işletmecilerinden şunları duyuyorum: ‘Yahu hep de bu Türkler hırsız!’.

 
 

rüştü hacıoğlu says:

14 September 2009 at 11:55 AM

Bu yazı ve ardından gelen yorumlara bir daha bakınca dikkatimi daha genel bir durum çekti: Yeryüzü açık büfesi ve insanın açık büfeyle imtihanı.
Bunun örneğini Kuran’da, Mısır’ı terk eden İsrailoğullarının açık büfeyi talan edip bir kısım kardeşlerini aç bırakmalarında görmek de mümkün. Bu örnekten bu davranışın sadece israiloğullarına has değil, onlar üzerinden insanın yaygın bir yanılgısını ortaya koyduğunu düşünüyorum ve belki savaşların kökü irdelense açık büfe imtihanından aceleden, açgözlülükten, stoktan ve israftan başkası da kalmayacak elimizde.
Şimdi tüm toplum, siyaset ve ekonomi bilimi kuramları, açık büfenin nasıl paylaşılacağı üzerine; yani, yemek yeme adabı üzerinedir mi demek oluyor?

 
 

Levent Cetin says:

14 September 2009 at 5:30 PM

Problem olarak tanimladigimiz sey acgozluluk ise saniyorum daha bir suru sey de bu kapsam altinda tanimlanabilir.
* Ucaklarda bacaklarina ortsun diye dagitilan uyduruk battaniyeleri evlerine getirenler.
* Toronto’da yasayan, serbest is yaparak vergi vermeyen ayni zamanda devletten yoksulluk yardimi, ev yardimi alan ve yiyecegini “food bank”tan alan Kemalist veya cemaat uyesi bir cok Turk’le de tanistim.
* All you can eat restorana iki kisi gidip de tek kisi parasi odeyerek cikan cok Turk tanidim.
* Ustune ustuk Kanada kanunlarindaki bosluklari dernekte masa kurup diger Turklere anlatmayi marifet sayan adamlar da tanidim.
Eski Eurovision’lardaki on videoklipleri hatirlarsiniz sanirim. Gidilen ulkede cesitli turistik tesislerde sarkicilar-besteciler beraber saklabanliklar yaparlardi. Bizimkiler nedense hep kitliktan cikmis gibi hamburger yerken goruntulenirdi.
Son olarak otelden sabun goturmek tabii ki legaldir. Ama yilda 100 bin dolar yapan adamin evinin sabununa para vermemek icin bu tur hesaplara girmesi saniyorum acgozlulukle alakali bir durumdur.

 
 

blue says:

15 September 2009 at 9:40 AM

Bu Türklere özgü bir durum değil. Antalya’da bir otelde kaldıysanız Rus turistlerin de benzer davranışlar sergilediğini farketmişsinizdir. İki ülke de kısa süre öncesine kadar katı devletçi zihniyetler tarafından yönetiliyordu ve halkı sıkıntı içerisindeydi.
Sosyologlar daha iyi tahlil eder şüphesiz ama herhalde refah-tamah arasında bir ilişki olsa gerek. En küçük harcamalarını bile hesaplamak zorunda kalan insanların normal davranış biçimi bu. Dikkat ederseniz gençlerde yok-en azından daha az.

 
 

taner okutan says:

15 September 2009 at 12:33 PM

Çalıştığım otelde Fransız tur geldiğinde özenle onları izlerdim. Açık büfeden yemek alırken çatalın ucu ile kılı kırk yararak seçip, az az alırlar. Aynı miktarda Türkten oluşan tur geldiği zaman 2 misli malzeme ile açık büfe kurulur ama yine de yetmez, takviye yapılır, açlıktan kırılacağını düşünen vatandaşlarımız kalkarken bile peçetelerin içine malzeme sararlar.

 
 

n says:

15 September 2009 at 7:37 PM

blue,
Yaştan ziyade kültürel bir şey olarak görüyorum ben bunu. Mesela Çinli gençler de genellikle böyle bilinir. (Komünist rejimin etkisi belki de, dediğiniz gibi) Avrupa’da bir üniversitede okurken öğrencilerle büyük bir otobüs kiralayarak tura çıkmıştık. Çoğunluk Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelmesine rağmen dünyanın değişik yerlerinden, mesela Çin’den de hayli genç vardı. Kahvaltı yiyeceklerini veren bir youth hostel’de kalıyorduk. İşletmeci reçel, ekmek, çay, Nutella gibi yiyecekleri hepimize yetecek sayıda alarak mutfağa bırakıyordu her gün. En cazip şey Nutella’ydı ve birlikte gezdiğimiz Avrupalı grupla sabah mutfağa indiğimizde Nutella kavanozlarının hepsi, erkenden gelen Çinli öğrencilerin elinde ve bitmek üzere oluyordu. Avrupalı öğrencilerin gün içinde hep birbirlerine -ve bana- fısıldadıklarını duyuyordum: ‘Çinliler’in nasıl bu kadar çok yiyebildiğine inanamıyorum. Bir dilim ekmeğe bir kavanoz Nutella’yı boşaltıyorlar neredeyse’. Sanırım 20-30 kadar Çinli vardı grupta ve hepsinin de Nutella sürüşleri abartılıydı hakikaten. Sanırım o hostelde Çinliler dışında kimse Nutella yiyemedi.
Antalya tecrübem yok, ama başka kültürlerden insanların da böyle davranabildiklerine inanırım. Zaman kültürel değişimi de beraberinde getiriyor tabii, ama henüz yolumuz var gibi görünüyor.

 
 

Omer Dogan says:

24 September 2009 at 9:53 AM

Belki dikkat çekmek için belki yazıyı daha iyi vurgulamak için iyi niyetle yapmış oldugunuzu düşündügüm Türklük, laiklik, müslümanlık ve benzeri diğer unsurları konuya muhatap kılmanıza üzüldügümü belirmek isterim. Konuyu amacından saptırıp ırkçı ve bölücü bir hava katmış. Zaten anlatmak istediğinizle yakından uzaktan bir ilişkisi yok bu unsurların. Bir insan bu ziyanı Türk oldugu için mi, müslüman oldugu için mi, laik oldugu için mi, Çinli oldugu için mi yapmaktadır? Hiçbiri mümkün olmadığına göre, sorun çok daha öte bir unsura dayanmaktadır. Onu bulmaya çalışsaydınız daha doğru olurdu.
Açık büfe açlığından daha üzücü bir sorunumuz var, o da sınıflandırma kaygımız. İslami kesimi bahsettiginiz otellere giden insanlara göre degerlendirirseniz doğru bir sınıflandırma yapmış olur misiniz? Mesela Türkleri ABD’ye giden Türklerden seçip sınıflandırmak doğru olur mu?
Anadolu insanında bu görgüsüzlügü çok fazla göremezsiniz, acından ölse görgüsünden o tabağa haddinden fazla yemek koyamaz, hatta yüksek ihtimal yemek de yiyemez o cemaat içinde. Ama şehirleşme ve televizyon gibi medeni gereçler sayesinde bizlerde birçok medeniyetsizlik peyda oldu, çünkü sindiremedik bu topragın insanına ait olmayan bir hayatı seyrediyoruz hergün ve uygulamaya çalışıyoruz. Bu da hazımsızlık yapıyor haliyle. Bu açlık da bundan olsa gerek.

 
 

n says:

25 September 2009 at 12:11 PM

Ömer Bey,
Soru: Değişik dünya ülkelerinden insanların olduğu 80 kişilik bir grupta, istisnalar olmakla birlikte, 20 Çinli’nin hepsi aynı davranışı sergiliyorsa ve bu davranış grubun geri kalanında farklıysa bu neye işaret eder?
Ayrıca orada Müslümanlıktan din olarak bahsedilmiş değil. Müslüman hasletlerinin Müslüman olmayan bazı toplumlarda nasıl daha gelişmiş olduğunu göstermek istedim sadece örneklerimle. Dinî değil, kültürel bir şey bu. Yoksa Endonezya veya Malezya’dan bir Müslümanın açık büfe adabına çok uygun davranırken, Meksikalı bir Hristiyan’un açgözlü tavır sergilemesinin hayli muhtemel olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bunlar genellemedir.
Ama tabii Endonezya ve Malezya derken bölücülük yapmış olabilirim..

 
 

n says:

25 September 2009 at 12:30 PM

Milletlerin kendilerine özgü özelliklerini anlattığı için ırkçılıkla suçlanan Carl Gustav Jung şöyle demişti: Aynı milletten olan insanlar benzer özellikler gösteriyorlarsa ve bu benzer özelliklerin ne olduğunu söylemek ırkçılıksa ben ırkçıyım.
Türk versiyonu olarak bir de buna bölücülüğü ekleyebiliriz herhalde.

 
 

Omer Dogan says:

26 September 2009 at 10:36 PM

Yanlış ifadeler kullandım özür dilerim, ırkçılık ve bölücülük tabirleri haddini aşan ifadeler olmuş. Anlatmak istedigim bu degildi.

 
 

n says:

27 September 2009 at 10:01 PM

Ömer Bey,
Bu ülkede ırkçı veya bölücü gibi tabirler kullandıktan sonra özür dileyebilen pek insan çıkmıyor. Gösterdiğiniz büyüklük için teşekkür ederim.
Anlatmak istediğinizi az çok anlayabildiğimi sanıyorum. Hakkınız var; böyle şeyler ırk veya din eksenli düşünülmemeli.

 
 

mehmet ilhan says:

29 September 2009 at 9:18 PM

Turizm sektöründe uzun yıllar hizmet verdim. Bir Türkler,bir de İsrailliler… Allah bu iki müşterinin şerrinden korusun. Türklerin, İslamcısı, laiki, komünisti, sosyalisti, hepsi aynı bir tabağa 15 adet rols ekmeğini doldurup bunun 2 veya 3 tanesini yiyip gerisini çöpe atıyor.

 
 

metin cem says:

16 October 2009 at 12:15 AM

Bodrum’da otel müdürü olan kardeşim tarafından ağırlanıyorduk. Öğle yemeği esnasında kardeşim yanımızda yokken açık büfe önünde sıraya girdik. Bu esnada bizimkilerin ve yabancıların davranışlarını gözleme fırsatı buldum.
Yanımdan geçen yabancı turistin elinde genelde bir bira bardağı, tabağında ise mısır koçanı ve az miktarda yeşillik bulunmaktaydı. Ancak bizimkiler tabaklarına ne bulurlarsa dolduruyor, ellerinde yer kalmayınca masalarına birkaç sefer yapmak zorunda kalıyorlardı. Tabii yanında çocuk olanların işleri daha kolaydı, onların eline de bir-iki tepeleme dolu tabak verilerek git-gel yapmaktan kurtuluyorlardı:)
Ama işin en komik tarafını yemeğimizi alıp eşimle masaya oturduktan sonra gördük. Açık büfe başında sonlanan uzunca bir kuyruk dikkatimizi çekti. Herkesin elinde boş bir tabak vardı ve bekleşiyorlardı. Kuyruğun başını göremediğimizden bunun ne kuyruğu olduğuna anlam veremiyorduk. Kuyruktakilerin fiziksel özelliklerinden tamamının Türk olduğu anlaşılıyordu. Meraktan çatlamak üzereydik ve artık bir tabak alıp kuyruğa girerek ne kuyruğu olduğunu öğrenmek için içimde dayanılmaz bir istek oluşmuştu. Fakat bir türlü cesaret edemiyordum. Tam o esnada bizim birader yanımıza geldi ve oturdu. Açık büfe manzarası üzerine yaptığımız tesbitleri ona aktarırken hiç cevap vermeden sadece gülümsüyordu. Onun için artık doğal bir görüntü olmuş bu durum.
Ama ben kuyruğu merak ediyordum. Biradere uzun kuyruğu gösterek sordum:
-Bu ne kuyruğu böyle, ne bekliyolar?
-Haa o mu! Bizim Türkler onlar… Köfte kuyruğu o… Köfte bekliyolar….

 
 

Ahmet Enes Güneş says:

18 October 2009 at 1:23 AM

Otelden duvar saati çalmaya ne demeli? Bütün odaları tek tip olan otelde odaların bazılarında üzerinde otel logosu olan duvar saati, diğerlerinde ise boynu bükük yalnız bir çivi görünce insanın toplum psikolojisi üzerine genellemeler yapası gelmez mi?..

 
 

by-elestirmen says:

8 November 2009 at 10:48 PM

Yahu açgözlülüğün, görgüsüzlüğün dinci ya da laik olmakla ne alakası var? Her insanda görülebilecek bu tür davranış bozukluklarını siyasal kimliklerle kategorize etmenin tek izahı ruhsal problemler. Başka mantıklı bir açıklama getiren varsa yazsın.

 
 

Ali İsmail says:

30 April 2011 at 9:59 PM

Yazınızı okudum ve bakış açınızın pek de objektif olmadığı kanaatine vardım. Avrupa’da/Batı’da domuz yemenin nedeni sadece domuz etinin kilosunun diğer etlere göre daha ucuz olması. Avrupalılar da Amerikalılar da bedava buldukları herşeyi uzun süre sömürmekle tanınmaktadırlar. Sadece reklamı iyi yapıyorlar belki bir üstünlükleri budur fakat emin olun Türkler, Laik Türkler, Dinci Türkler, Faşist Siyonist ya da başka bir gruba dair olan Türklerin diğer milletlerden bir farkı var mıdır onu da düşünmek gerek. Bu yazıdaki başka bir mesele de ciddi bir şekilde “kategorize etme” dediğimiz durumun yaşanması. Dışarıdan dışarıdakilere bakılarak yapılan bir yorum ancak bu kadar içeriden olabilir. Yine de düşünmüş yazmışsınız en azından ortaya bu işi koymuşsunuz. Açıkçası, bir Türk hem beş vakit namazını kılıp hem Atatürk’ü ve Cumhuriyeti sevebilir. Çoğunlukla İslami kesimin gittiği otelde yaşanan bu olay İslami kesimin hiç uğramadığı nice otellerde de yaşanır.

 
 

Neira says:

3 January 2012 at 6:56 AM

Otellerden hatıra olsun diye eşya çalmak her milletten ve her ekonomik sınıftan ınsanlarda görülen bir fenomen. Zenginlerin kaldığı bir otelde çalışan müdür yardımcısı bur arkadaşım dolar milyoneri işadamlarının yastık kılıfı, pike gibi eşyaları yürüttüğünü anlatmıştı. Bu kişilerin old money denen birkaç kuşak zenginlikten gelmediğini, sonradan zengin olup hazmedememiş olduğuna bahse girebilirim. Tabii sonradan zengin olan herkes böyle demiyorum, belli bir aile terbiyesi almış ya da kendini yetiştirmiş kişiler elbet var.

Sabunu, şampuanı falan otelden stoklamak da pintiliğin daniskası olmalı. En elit otelde bile sabun, şampuan, losyon vs en adi, en kalitesiz cinslerdir. Parası olan insan güzel, kaliteli marka sabunu şampuanını travel size olarak yanında taşır, o adi şeylere tenezzül etmez. Kalkıp bunları bir de eve getiren birinin psikolojik sorunu vardır.

Açık büfede kıtlıktan çıkmış gibi davranmanın cocuklukla ilgili sorunlardan kaynaklandığı tezine ben de katılıyorum. Kibar yetiştirilmiş, ailesinden zarafet terbiyesi almış biri açlıktan ölse de öyle neandertal gibi saldırmaz. Bedava sturgeon havyarı olsa bir tatlı kaşığı alır. Yani yoklukta büyümüş bile olsa, belli bir aile terbiyesi almış insan katiyen öyle davranmaz. Yabancı turistlere gelirsek, Akdeniz’deki tatil köylerine gelen turistlerin sosyal statüsü belli, bunlar kibar kesimden gelen insanlar değil. Mesela İngilizlerin asili var, kibarı var (bunların hepsi de zengin değil) bir de Chav denilen kaba saba varoş kesimleri var. Bizde gerçek bir aristokrat sınıfı olmadığı, burjuva sınıfı da devlet eliyle saksıda yetişmiş ufak ve yapay bir sınıf olduğu için aristokrat ve birkaç zengin aile dışında burjuva terbiyesi yok. Aristokrat ve burjuva sınıfları katledilen, sürgün edilen eski komünist ülkelerde olmaması gayet doğal.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.