• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Yakın Tarih (1): Lale Devri

29 Jan2007
 

Türkiye’de resmi ideolojiye nefer yetiştirme kaygısıyla dönen köhne eğitim çarkı, bu amacını gerçekleştirebilme adına tarihi sadece tek bir bakış açısından yansıtan ve gerekli gördüğünde geçmişi kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde yeniden kurgulamaktan geri durmayan bir yapıya sahip. Tipik endoktrinasyon yöntemlerinin (acemice de olsa) kullanıldığı bu sistem, cumhuriyet öncesi ve sonrası dönemin, ‘biz ve onlar’ düzlemine oturtularak iki boyutlu klancı algıyla değerlendirilmesini esas alıyor.

Lale Devri

Tarihin klancı bir zihniyetle algılanmasının sağlanabilmesi için öncelikle geçmişin kendisine biçilen kalıba sığdırılması gerektiğinden, pek çok tarihi gerçeğin hasır altı edilmesi ya da ana hikayeyi destekleyecek (veya en azından ana hikayeyle uyum içerisinde olacak) şekilde çarpıtıldıktan sonra öğrencilere aktarılması şarttır. Dünyanın hemen her tarafında kitlesel eğitim bu türden çarpık bilgilerin yeni nesillere aktarılması adına bir araç olarak kullanılsa da, 1920 ve 30’lu yılların asker ve bürokrat kökenli reformcu kadrosunun araçlaştırdığı Türk eğitim sisteminin bu konuda diğerlerinden çok daha aşırı bir örnek teşkil ettiği söylenebilir.

Türk eğitim sisteminde daha çok Osmanlı-Cumhuriyet tezatı (ya da bu iki dönemin suni bir şekilde zıtlaştırılması) çerçevesinde sunulan ve siyah-beyaz derecesinde bir iyi-kötü tasviri üzerine bina edilen tarih öğretimi, içi boşaltılan ve resmi politikalara hizmet edecek şekilde yeniden kurgulanan olay, kişi ve kavramların yeni nesillere bu şekliyle aktarılması esasına dayanıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda gerçekte olduğundan farklı bir şekilde öğrencilere aktarılan dönemlerden birinin Lale Devri olduğunu söylemek mümkün. Zira Cumhuriyet döneminde yetişen nesiller, çok önemli gelişmelerin yaşandığı bu 12 yıllık dönemi, ülkenin içinde bulunduğu zor şartlara rağmen zevk ü sefa içinde yaşanılan, laleler konusunda tuhaf bir takıntının söz konusu olduğu bir dönem olarak tanıyorlar.

Lale Devri Öncesi Dönem

1699 yılında Avusturya ile imzalanan Karlofça Anlaşması, Osmanlı Devleti için ilk toprak kaybı olduğu kadar, Batı karşısındaki üstünlük tasavvurunun darbe alması anlamına da geliyordu. 1716 yılında Osmanlı Devleti’nin Avusturya’ya açtığı savaşı da kaybederek Pasarofça Anlaşması‘nı imzalamak ve Belgrad’ı dahi kaybetmek zorunda kalmasıyla, bu algı daha da kuvvetlendi.

Padişah III. Ahmed ve Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa bu durum karşısında, köklü değişiklikler yapmak suretiyle kötü gidişattan kurtulmak gerektiğine karar verdiler. Osmanlı Devleti’nde duraklama dönemi boyunca da elbette değişim ihtiyacı hissediliyordu. Ancak Batı kaynaklı köklü bir reform düşüncesi ilk kez Damad İbrahim Paşa’nın sadrazamlığa getirilmesinden ve Pasarofça Anlaşması’nın imzalanmasından sonra hayata geçirildi.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, III. Ahmed ve Damad İbrahim Paşa’nın reform adına Batıya dönerek, herhangi bir zorlayıcı neden olmadan, kendi kararlarıyla çareyi Batıda aramış olmalarıdır. Dahası, askeri bir yenilginin ardından alınan bu karar, sadece askeri değil, düşünsel bazda da, geniş çerçeveli bir yenilenme arayışıydı. Bu arayış doğrultusunda alınan kararların hayata geçirilmesiyle birlikte Lale Devri de başlamış oluyordu.

Lale Devri (1718-1730)

Alınan yenilgiler karşısında temkinli bir tavır sergileyerek ilerleme kavramına farklı bir gözle bakmaya başlamış olan Osmanlı yönetimi, Lale Devri ile birlikte Batıya artık askerler değil, elçiler göndermeye başladı. Avrupa’nın çeşitli şehirlerine giden Osmanlı elçileri, izlenim ve tecrübelerini içeren sefaretnameler kaleme alarak İstanbul’u bilgilendirdiler. Aynı dönemde İstanbul’a gelen Avrupalı elçiler de benzeri bir şekilde devlet yöneticilerini etkilediler.

Osmanlı Devleti’nin Lale Devri’nde Batı ile etkileşimin özellikle bilim ve sanat yönünün ağır basıyordu. Avrupalı elçilerin ziyaretleri esnasında ülkelerinin önemli sanatçı ve bilim adamlarını beraberlerinde Topkapı’ya getirmiş olmaları, Osmanlı Devleti’nin o yıllarda kurduğu farklı türden dış ilişkilerin niteliği hakkında fikir verebilir. Avrupa’ya giden Osmanlı elçilerinin 1726 yılında Avrupa’dan İstanbul’a matbaa makinesi getirerek Batılı eserlerin tercüme edilip basılmasına önayak olmaları da yine bu çerçevede değerlendirilebilecek bir diğer önemli gelişme.

Matbaayla birlikte tercümelerin ve eser basımlarının başlamış olması, Osmanlı Devleti’nde ekonomik ve kültürel anlamda yeni açılımları da beraberinde getirdi. Kağıt ihtiyacının artması sonucunda Yalova’da bir kağıt fabrikası kuruldu. Basılan eserlerin de yardımıyla Batıyı daha yakından tanımaya başlayan Osmanlı eliti, kültürel ve düşünsel anlamda Batının etkisi altına girmeye başladı. Çok sayıda tarih kitabı yazıldı. Batılı tarzın hakim olduğu resim, çini ve mimari eserlere olan talep arttı. İstanbul’da dokuma ve çini fabrikaları kuruldu. Orduda Batı tarzı bir yenilenme adına çalışmalar yapıldı. Yine o dönemde gerçekleşen yenilenme çabaları çerçevesinde Haliç ıslah edildi ve (başta İstanbul olmak üzere) çeşitli şehirlere köşkler, saraylar, sebiller, camiler yapıldı.

İnşa edilen eserlerde, yine o yıllarda Fransa’da doğmuş olan Rokoko mimarisinin etkisi göze çarpıyordu – ki bu mimari tarzın, bir çiçek etrafında şekillenen şenliklerle ünlü olan bu dönemin niteliği ile son derece uyumlu olduğu da söylenebilir.

Lale

Lale Devri’nde gerçekleşen değişim ve gelişimi tek bir alana indirgemek epey zor.

Lale Devri dendiğinde; askeriyeden mimariye, zanaatten resime, şiirden düz yazıya, matbu kitaplardan şenliklere ve bunların hepsiyle birlikte bir şehri yeniden inşa etmeye dek pek çok alanı içine alan bir bütünden söz ediyoruz. Lale ise, tarihin bu küçük ama rengarenk sayfasındaki nezih yaşantının farklı öğelerinin ortak paydası işlevini gören bir şifre durumunda adeta. Zira bu dönemde üretilen her eserde, resimlerde, kumaşlarda, çinilerde, ebrularda, tezhiplerde ve şiirlerde lale var. ‘Lale bahçeleri anlamına gelen lalezarlar, saray ve konakların en itinalı ve en gözde yerleri olurken, lale için yazılan şiir ve nesirler lalename denilen risalelerde toplanmış. Mistik bir misyon da yüklenen lale, [tasavvuf geleneğinde] Allah’ın birliğini simgeleyen bir çiçek olarak algılanmış.’1

Eserleri lale ile imzalanan bu kültürün ticareti dahi aynı çiçek etrafında gerçekleşmiş. Düzenlenen lale şenlikleri boyunca Kafkasya’dan Arabistan’a ve Avrupa’ya uzanan bir coğrafyanın ‘Lale Fuarı’na dönüşen İstanbul’da, her türlü kumaş ve değerli eşya ticareti lale festivali kapsamında ve çerağan (donanma şenlikleri, havai fişek gösterileri) eşliğinde hız kazanmış. Müziği ve eğlencesi ile birlikte.2

Lale Devri’nin Sonu

Bütün bunlardan hareketle, Lale Devri dendiğinde, kültürü, sanatı, edebiyatı ve mimarisiyle, şehir kuran, yani medeniyet oluşturan dinamiklere sahip bir dönemle karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkıyor. Bunlar için 12 yıl yeterli bir süre olmaktan çok uzak olsa da, Osmanlı kültürü alt yapısı üzerine Batı motifleriyle inşa edilen ve kendisinden sonraki Batılılaşma hareketlerine de zemin hazırlayan bu zengin ve çarpıcı yapının böyle bir potansiyele sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak köklü bir değişim amacıyla başlatılan ve hayatın her noktasına nüfuz ederek yaygın bir biçimde gelişmeye başlayan bu kültür henüz yeni yeni doğmak üzereyken, Patrona Halil adlı, haydutluğuyla meşhur bir hamam tellağının örgütlediği bir isyanla son buldu.

Patrona Halil’in başını çektiği isyancılar, saraydan, aralarında Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın da olduğu önde gelen devlet adamlarının kendilerine teslim edilmesini istediler. Bu talep doğrultusunda idam ettirilen bu kişiler isyancılara teslim edildi. Bununla yetinmeyen isyancılar, o dönemde inşa edilen kimi köşk ve yalıları yaktılar, lale bahçelerini harap ettiler. Lale Devri şairi Nedim, bu isyanlar sırasında hayatını kaybetti. Son olarak, isyancıların III. Ahmet’in tahttan indirilmesini de sağlamalarının ardından Lale devri kapandı.

Aradan 200 yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, ders kitapları Lale Devri’nin yozlaşma ve israftan ibaret olan, kayıp bir zaman dilimi olduğunu yazmaya başladılar. O dönemde, idarecilerin yalanlarına itiraz eden sesler kısılıyor, haksızlığa tahammül edemeyerek doğru bildiklerini haykırmaktan çekinmeyenlerin gözlerinin yaşına bakılmıyordu. İşte bu nedenle, yeni nesiller, okudukları kitaplara o ifadeleri yazan yalancıların, Lale Devri insanlarıyla gizli bir hesapları olduğunu ve bu hesapların kendilerinden gizlenmesi gerektiğini bilemediler.

‘Lale sıradan bir çiçek değildir. Biçiminde tasavvufun tanrısal gizemini, yaprağında bir dönemin ince şiirini, al renginde boynu vurulan zevklerin feryadını saklar. Yapraklarının dibindeki yanık lekede Türkiye tarihinin günümüze dek uzanan gizli çelişkisi tüter. Hollanda dünyanın her yanına lale ihraç ediyor, uluslararası lale şenlikleri düzenliyor. İnsanın içinden sormak geliyor: Hey Hollandalılar sizin hiç Lale devriniz oldu mu? Lale üstüne şiirler şarkılar yazdınız mı? Kızlarınıza Lale adını hiç verdiniz mi? Lale yetiştiren sadrazamların boynunu vurdunuz mu? Lale bahçelerini talan edip, lale yetiştirmekten korktuğunuz dönemler oldu mu? Siz laleyi lale sevdasını, lalenin ahını bilir misiniz? Bunların hepsini biz yaptık. Bizler, bu toprağın ince, soylu, hırçın, kaprisli ve kanlı çocukları. Laleyi çok sevdik ve sevdiğimiz çok şey gibi öldürdük.’3

1 Abdullah Kılıç, “Lale,” Turkuaz, Zaman, 20 Nisan 2002.
2 Kerem Çalışkan, “Lale devrine övgü,” NTVMSNBC, 11 Haziran 2006.
3 Nevval Sevindi, “Bahar,” CumaErtesi, Zaman, 2 Mayıs 2006.
Paylaş:
6

Okuyucu Yorumları

 

herackles says:

30 January 2007 at 5:43 PM

Yazınız için teşekkürler Serdar Bey.
Merak ettiğim bir nokta; acaba bu yazıda konu edilen tarih kitapları 23-38 dönemini kapsıyor mu?
Elimde, o dönemden kalan bir tarih kitabında; verdiğiniz EkşiSözlük’teki linkte anlatılanlara dair yanlışların olduğunu göremedim.
Tabi, kitap şu anda benden çok uzakta olduğu için fiziksel olarak yeni bir karşılaştırma yapma imkanım olamayacak ancak o dönemdeki din kültürü ve tarih kitaplarını “benzer” merakla edinerek incelediğim için aklımda kalanlardan hareket ederek bu sorumu soruyorum.
Kolaylıklar…

 
 

Serdar Kaya says:

30 January 2007 at 6:19 PM

Burada kast edilen zihniyetin temelleri tek parti döneminde atılmıştı elbette. Ancak bunu 23 senesinden başlatmak yanlış olur. İkinci yazıda bu sorunuzun yanıtının verileceğini zannediyorum.

 
 

M. İkbal TUNA says:

31 January 2007 at 6:44 PM

Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz:
“Patrona Halil adlı, haydutluğuyla meşhur bir hamam tellağının örgütlediği bir isyanla son buldu.”— “Patrona Halil tellak mı, yoksa ‘tellal’ mıydı?”
“Patrona Halil çapulcu değil, halk kahramanıydı.” M. Armağan
“Halktan birisi, Patrona Halil, bir padişahı (III. Ahmed) tahttan indiriyor, öbürünü (I. Mahmud) tahta çıkartıyor, çıplak ayaklarıyla divan-ı hümayun toplantılarına başkanlık ediyordu pekala. Ve daha da ilginç olan husus, Osmanlı toplumu ve idaresi, bütün bunları öfke duysa bile onu ‘anlaşılır’ buluyordu. Burası son derece önemlidir. Demek ki, Patrona Halil ve arkadaşları, aslında Şerif Mardin’in deyişiyle söylersek, kötülere karşı iyilerin safında ortaya çıkmış ve toplumun nazarında derin bir meşruiyet temeli edinmişlerdi. Patrona Halil de kendisine bu kadar güvenen iyilerin beklentilerini boşa çıkarmayacak ve teklif edilen göz kamaştırıcı mevki ve paraları elinin tersiyle itecektir.
Velhasıl, Patrona Halil’e sosyal meşruiyet çizgisinin bir mahsulü gibi bakmak dururken, onu eşkıya sürüsünün başı gibi anlatmak, önümüzdeki bu zengin ve renkli malzemeyi gözden kaybetmek demektir; bu yüzden de genellikle düşünmeyen bir tarih öğretildiği için, daha doğrusu, tarih bir düşünme konusu haline getirilmediği için Osmanlı tarihine yeni bir gözle bakmamıza imkan tanıyan bu adamı ve sırtladığı olayı yeterince aydınlatamamışızdır. O bir şey kaybetmiş değildir kuşkusuz. Kaybeden ve kendi darlığımızın içine bir kere daha katlanan ve gömülen, biziz. ”
M. ARMAĞAN
http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/07/01/kultursanat/kultursanat1.html

 
 

Serdar Kaya says:

31 January 2007 at 7:07 PM

Mesajınızın sonuna eklediğim linkte de göreceğiniz gibi, Mustafa Armağan’ın Lale Devri konusundaki söyledikleri yukarıdakilerden pek farklı değil.
Halktan birinin etrafındakilerle birlikte saraya gelerek bir padişahı indirip diğerini tahta çıkarabiliyor olması da elbette önemli bir konu. Ancak Osmanlı’da da Ulema, Ordu ve Saray arasında bir güçler dengesi olduğunu unutmamak gerekli. Zira monarşilerde ‘bile’ durum bize tarih kitaplarında öğretilenden çok farklıdır. Derin Sular’da yayınlanan ‘Cumhuriyet Düşmanları’ adlı yazıda Bertrand de Jouvenel’in bu konudaki ÇOK önemli yaklaşımını aktarmıştım:
http://derinsular.com/memorandum/resmi-ideoloji/cumhuriyet-dusmanlari
Bu nedenle Patrona Halil’in halk kahramanı olmasına da bir noktaya kadar bir şey diyemeyebiliriz. Zira halk, ordunun olmadığı gibi, sarayın da değildir. Bu nedenle de, insanların bir kısmının kahramanı ya da özgürlük savaşçısı, diğer bir kısmının eşkiyası olur çoğu zaman.
Ancak Patrona Halil’in yukarıdaki yazıda anlatılanları yapmadığı (örneğin İstanbul’u tahrip etmediği ya da devlet görevlilerini öldürtmediği) ispat edilmeden, kendisi hakkındaki o sıfatı tekrar değerlendirmek zor.

 
 

Levent Cetin says:

7 April 2008 at 6:27 PM

Resim-heykel gibi sanatlarin Islam yasagini kirmaya basladigi zamana da denk geldigini soylemek mumkun mu? Anadolu’da yakin zamana kadar resim, ozellikle de heykel şirk olarak algilaniyordu sanirim.

 
 

Deniz says:

19 July 2011 at 11:42 PM

Yazı güzel. Ufak bir düzeltme:
Kerem Çalışkan’ın yazısı 2006 olamaz, muhtemelen 2002 tarihli.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.