• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Yakın Tarih (10): İlk Meclis ve İkinci Grup

25 Feb2007
 

23 Nisan 1920’de açılan ve Milli Mücadele yıllarında görev yapan ilk meclis içerisinde, iki grup ortaya çıkmıştı. Birinci Grup, (aynı zamanda meclis başkanı olan) Mustafa Kemal’in etrafında toplananlardı. İkinci Grup ise, şahsi bir oluşum olmaktan daha uzaktı; Kara Vasıf Bey, Hüseyin Avni (Ulaş) ve Ali Şükrü Bey gibi farklı dönemlerde öne çıkan öncü siyasetçilere sahipti.1

İlk Meclis ve İkinci Grup

Meclis’te Lozan görüşmeleri ile ilgili tartışmaların yaşandığı dönemde, İkinci Grup’tan Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’e karşı güçlü bir muhalefet sergiliyordu. Dahası, 1923 yılında Tan gazetesini çıkarmaya başlayan Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’in 1920 yılında yayınlamaya başladığı Hakimiyet-i Milliye gazetesine karşı kendi seslerini duyurmaya da başlamıştı.2 İyi derecede yabancı dil bilen, dış basını da düzenli bir şekilde takip eden Ali Şükrü Bey, kimi günler 10-15 kez meclis kürsüsüne çıkmaktan çekinmeyecek denli ciddi ve şiddetli bir muhalifti. O dönemi yaşayan insanların anılarına bakıldığında, Ali Şükrü Bey’i seven sevmeyen herkesin onu heyecanlı, doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, asabi mizaçlı bir insan olarak tasvir ettiği ortaya çıkıyor.

Mustafa Kemal Paşa ve Ali Şükrü Bey
Ali Şükrü Bey ile Mustafa Kemal arasındaki gerginlik, özellikle Lozan müzakereleri esnasında doruğa çıktı. Zira, İkinci Grup’ta yer alan vekiller, Lozan görüşmelerini idare eden Birinci Grup üyelerini sert bir dille eleştiriyor, Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan Musul ve Kerkük’ün verilemeyeceğini söylüyorlardı. Ali Şükrü Bey ise, diplomat olmayan İsmet İnönü’nün dışişleri konusunda yeterli altyapıya sahip olamadığı için Lozan’da başarısız olduğunu ifade ediyor ve savaşla kazanılan zaferlerin masa başında heba edildiğini belirtiyordu. O günlerin gergin ortamını Ali Fuat Cebesoy anılarında şöyle anlatıyor:

Gazi Paşa konuşurken, Meclise sinirli bir hava hakimdi. Mustafa Kemal Paşa kürsüyü terketmiyor, sualleri cevaplandırıyordu. Mebuslardan bir kısmı bulundukları yerlerden ayağa kalkıyor ve konuşuyorlardı. Bir kısmı da kürsünün etrafında gelmişler, Gazi’ye cevap yetiştiriyorlar, sualler soruyorlar, tenkitler yapıyorlardı. Bunlar arasında Ali Şükrü Bey de vardı. Paşa sözlerini tamamladıktan sonra Ali Şükrü Bey’in:

“Ben de söyleyeceğim” demesi üzerine Gazi Paşa hiddetli bir tavırla:

“Bir haftadır söylüyorsunuz, memleketi zarardide ediyorsunuz.” demiş ve elleri cebinde olduğu halde asabi bir halde kürsüden inmiş ve “Memleketi zarardide ediyorsunuz, maksadınız nedir?” diye bağırarak Ali Şükrü Bey’in üzerinde yürümüştü. Bu sırada Birinci ve İkinci Grup azalarından bazıları Meclis salonunun ortasında birbirlerine bağırmakta olan mebusların etrafını almışlardı. Gürültüler, şiddetli ve asabi hareketler oluyordu. Ali Şükrü Bey, “Kimseyi ithama hakkınız yoktur” diye bağırıyor, Sivas Mebusu Hakkı Hami Bey, “Mecliste emniyet yok mudur?” feryadını basıyordu.
“Meclis her vakit emniyetini muhafaza eder, şimdi de vardır. Susunuz, herkes yerine otursun.” ihtarıyla müdahalede bulundum. Ali Şükrü Bey’in sesi yükseliyordu:

“Emniyet-i şahsiye mefkut [yok] mudur?”3

Ali Şükrü Bey’in Akıbeti
1923 yılının Şubat ve Mart aylarında mecliste Lozan ile ilgili yüksek tansiyonlu müzakerelerin gerçekleştiği bir dönemde, (27 Mart 1923 tarihinde) Ali Şükrü Bey birden ortadan kayboldu. Ali Şükrü Bey’in arkadaşları Ankara’da kendisini sürekli aradılarsa da, izine rastlayamadılar. Aradan iki gün geçtikten sonra konu mecliste müzakere edildi. İkinci Grup milletvekilleri Ali Şükrü Bey’in öldürüldüğünden şüpheleniyor, kendisinin başına gelenlerden Birinci Grup’u sorumlu tutuyor, Mustafa Kemal’in tutuklanmasını talep ediyorlardı.

2 Nisan 1923 günü, Ali Şükrü Bey‘in cesedi bulundu. Mustafa Kemal’in en büyük karşıtlarından biri olan Dr. Rıza Nur, cesedin bulunuşunu hatıralarında şöyle anlatıyor:

Şimdi iş tamam olmak için Ali Şükrü’nün cenazesini arıyorlar ve bu taharriyatı [aramayı] Çankaya’da yapıyorlar. Bir faal jandarma zabiti, bir müfreze jandarma ile dolaşıyor. En sıcak mevsimdi. Zabit bakmış Çankaya’da bir sürülmüş tarlanın bir yerinde birçok sinek yığılmış bir yere konuyor, uçuşuyormuş. Dikkatini celbetmiş, oraya gitmiş, eline bir parmak dokunmuş. Epeyce açmış bir insan ayağı. Bütün açmışlar Ali Şükrü!… Demek acele ile çukuru derin kazamamışlar ve vücudu derince itmiş, amma bir ayağı adeta dışarda kalırcasına sadece dört beş parmak kadar toprak ile örtülmüş imiş.4

Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’in muhafız kıtası komutanı Topal Osman tarafından telefon telleriyle boğularak öldürüldüğü ortaya çıkınca, İkinci Grup milletvekillerinin derhal mecliste Mustafa Kemal aleyhine suç duyurusunda bulunarak kendisinin tutuklanmasını talep etmiş oldukları bilinse de, o günlerde mecliste bu konuda yapılan konuşmalar zabıtlardan çıkarılarak kayıtlar yok edildiği için, bire bir hangi ifadelerin sarf edildiğini öğrenebilmek ne yazık ki mümkün değil.

Cinayetten sorumlu olan Topal Osman’ın akıbetini ise, Atatürk’ün yakınlarından Falih Rıfkı Atay anılarında şöyle aktarıyor:

Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal’e bağlı kalan, çetesinin adamlarına Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekleten Topal Osman da, en sonunda, nizamlı ordunun kıta komutanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.5

Ali Şükrü Bey’in sevenlerinin bunun cinayetin izlerini silme amacıyla işlenmiş ikinci bir cinayet olduğunu ifade etmiş olmaları işin bir yanı… Ancak, gaspçılığıyla meşhur, yüzlerce insanı bir mağaraya doldurup öldürebilecek kadar gözü dönmüş bir caniyi Mustafa Kemal’in kendi muhafız kıtası komutanlığına getirmesinin ne anlam ifade ettiği ya da bu terfi üzerine Karadeniz bölgesinden Ankara’ya gelirken bile yolu üzerindeki hanelere tecavüz etmekten geri durmamış olan bu canavarı Falih Rıfkı Atay’ın neden “kahraman” olarak nitelendirdiği gibi konular da ayrıca ele alınmalı.

Dr. Rıza Nur gibi Mustafa Kemal karşıtları bu konuyu sadece onun üzerine yıkıyorlar. Ancak yine Rıza Nur’un hatıratından, Ali Şükrü Bey’in hayatının tehlikede olduğunun farkında olmakla birlikte, kendisinin de benzeri bir girişime hazır olduğu ve bunu dile getirmekten çekinmediğini okuyoruz:

Bir gün Ali Şükrü ile konuşuyorum. Kimse yok. O beni dinsiz diye sevmezdi, fakat namusludur, riayetsizlik etmez ve hatta bana sırrını söylerdi. Biz Lozan’dayken başına gelenleri anlattı. Kılıç Ali ile Topal Osman’nın adamlarından bazıları Ali Şükrü’yü öldürmek üzere vazifelendirilmişler. Falan bunlardan biri Ali Şükrü Bey’in uzaktan akrabası olduğu için, “Tetikte bulunsun” diye ikazda bulunmuş.

Ali Şükrü demek bu teşebbüsten korkmamış. Çünkü şiddetle muarazada devam ediyordu. Hakikaten kabadayı adamdı. Hem de güçlü kuvvetli…

Dedim: “Yahu ihtiyatlı davran, biraz şiddeti kes!”

Dedi: “Birşey yapamaz, ben ondan bunun intikamını alacağım. Bu …’den milleti kurtaracağım. Ben onu geberteyim de görsün.”

Bunları büyük bir heyecan ve şiddet içinde söylüyordu. Mizacı pek asabi ve şedit bir adamdı.

Dedim: “Aman bu sözleri iyi sakla, kimse duymasın. Böyle şeyden vazgeç. Henüz sulh etmedik. Bir şer çıkmasın.”

Günler belki haftalar geçti. Bir gün Meclise girdim. Baktım bütün mebuslar orada, kürsüde [Mustafa Kemal]. Birşeyler söylüyor. Mecliste bütün mebuslara oturacak yer yoktu. Mühim celse olup da hepsi gelince bir kısmı sıralar arasındaki yollarda ayakta durup dinlerdi. Bu yollar tıkanmış, kürsü yakınına kadar ilerleyemedim. Ayakta durdum. Bekliyorum. Bir aralık önümde, ‘Ah deyyus seni ne zaman geberteceğim?’ dendiğini işittim. Usul ile başımı öne uzatıp, yandan yüzüne baktım. Ali Şükrü. Yüzü kıpkırmızı. Dişlerini gıcır gıcır gıcırdatıyor, ama ne gıcırdama! Sanki dişleri çene kemikleri kırılıyormuş gibi “gırt gırt” ediyor. Adale-i mufiyesi öyle bir faaliyette ki, müthiş takallüslerinden [kasılmalarından] avurtlarında birer yumruk gibi olmuşlar. Kuvvetli, adaleli adam. Zaten bu adalede çok kuvvet olur. Bunda büsbütün. Yine geriye çekildim. İçimden dedim “Oluyor. Bu da onu öldürmeye karar vermiştir.” Ama bu cinayete ilk başlayan ve Ali Şükrü’yü sevkeden odur. Ali Şükrü’nünki muhafaza-i nefs kaygısıdır. Meşrudur. Beriki kendini tenkid eden bir mebusu öldürtmek istiyor. Halis tiranlık, halis cinayet…6

Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü Bey’in tavrını bir nefs-i müdafaa olduğu düşündesinde. Ancak, bu durumu, belinde tabancayla gezen asker kökenli siyasetçilerin kendilerine has mücadelesi olarak görmek muhtemelen daha temkinli bir yaklaşım olur.

İki Boyutlu İlk Meclis
Mecliste yaşanan münazaralarda kimin haklı olduğu, cinayeti kimin işlediği, katili kimin azmettirdiği ya da kimin önce davrandığı gibi konular, Türkiye’yi şekillendiren siyasi kültür noktasında aslında çok önemli değil. Çünkü, konu siyasi kültür olduğunda, Mustafa Kemal ve Ali Şükrü yanlısı bir tavır takınmak bir parça anlamsızlaşıyor. Zira, Mustafa Kemal’in ve Ali Şükrü Bey, düşünsel farklılıklarına rağmen siyasi gelenek noktasında aynı düzlemde buluşuyorlar. Falih Rıfkı Atay’ın, Kalpaklı Birinci Grup ile fesli/sarıklı İkinci Grup arasındaki kutuplaşmayı aktardığı bir anısı bu benzerlik adına bir fikir verebilir:

[İ]kinci Mahmud’un rumlardan taklit ettiği fes için dışarıya milyonlarca lira verildiğini ileri sürerek kalpağın başlık olarak seçilmesini ileri süren bir teklif yüzünden kıyamet koptu:

– Hayır, hayır.

– Fes Türk’ün ruhuna yerleşmiştir.

– Fas ve Tunus islamları da fes giyer.

– İslam dünyası için fes alamet-i farika’dır.

Hücumlar arasında tekfif reddedilmiş,

– Yaşasın fes!

– Yaşasın kalpak!

çığlıkları arasında meclis birbirine girmiştir.7

Dikkat edilecek olursa, zamanında II. Mahmud tarafından halka dayatılan ve geleneksel gerekçelerle tepki gören fes, aradan geçen bir asırdan sonra bu sefer İkinci Grup tarafından İslam adına korunmak isteniyor. Diğer yandan, Birinci Grup da, (sanki memleketin başka derdi yokmuş gibi) herkese kalpak giydirmek istiyor.

Şahıslar ya da ideolojik yaklaşımlar bazında saf tutarak, kalpaklı Mustafa Kemal, fesli Ali Şükrü ya da sarıklı İkinci Grup üyeleri arasında tercih yapmak elbette mümkün. Ancak dönemin siyasi anlayışını ya da atmosferini incelemek ve hakim olan siyasi yapının nasıl bir zihniyetin ürünü olduğunu ortaya koymak için bu tartışmada taraf olmak gerekmiyor.

Kendi doğru bildikleri uğruna mücadele vermiş ve bunun sonucunda tarihte yerlerini almış olan bu iki insan, bugün itibariyle Türkiye’nin siyasi geleneğinin birer parçası durumunda. Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesini çıkarma hazırlığı içerisinde olduğunu duyan ve yaverine ‘Yakın yıkın’8 diyen Mustafa Kemal de, ‘[Kadınlarımızın] yüzlerini açtırmayacağız’9 diye haykıran Ali Şükrü Bey de, aynı geleneğin farklı damarlarına karşılık geliyor. Bu nedenle, 1920, 30 ve 40’ların kısır ve iki boyutlu siyasi kalıplarının dışına çıkabilmek için, şahıs bazlı ya da iyi/kötü eksenli yaklaşımları terk etmek gerekli. Bunun için de, yakın tarihin ısrarla halktan gizlenmek istenen sayfalarını, ezberlerimizi bozmaya baştan hazır olarak tetkik etmek, ve kahramanlar değil, veriler üzerinden konuşmayı alışkanlık haline getirmek gerekiyor.

1 Birinci Grup hakkında kapsamlı bir araştırma için bkz.: Demirel, Ahmet. 1994. Birinci Meclis’te Muhalefet: İkinci Grup. İstanbul: İletişim.
2 Ali Şükrü Bey’in Tan gazetesi hakkında detaylı bilgi için bkz.: Demirel, Ahmet. 1996. Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi. İstanbul: İletişim.
3 Cebesoy, Ali Fuat. 1957. Ali Fuat Cebesoy’un Siyasi Hatıraları İstanbul. 286.
4 Nur, Rıza. Hayat ve Hatıratım. Cilt 3. 1176-1177.
5 Atay, Falih Rıfkı. 2004. Çankaya. İstanbul: Pozitif Yayınları. 287.
6 Nur 1171-1174.
7 Atay 283-284.
8 Kazım Karabekir’in anılarından: ‘Gazi pek asabi idi. “Muhaliflerden Ali Şükrü Bey Ankara’ya matbaa makinesi getirmiş… Tan adında bir gazete çıkaracakmış, siz hala uyuyorsunuz” diye yaveri Hüseyin Abbas Bey’e verdi veriştirdi. Ve “yakın, yıkın” diye çıkıştı.’ Bkz.: Mumcu, Uğur. 1990. Kazım Karabekir Anlatıyor. İstanbul. 68.
9 Falih Rıfkı Atay’ın anılarından: ‘Anadolu’da Tanzimat’tan da öncesini hatırlatan bir hava vardı. Şair [Mehmet] Akif, sarıklı hocalardan bir çoğu, Trabzon milletvekili Ali Şükrü bu grupta idiler. Ali Şükrü bir deniz kurmayı olduğu halde en azılı olanlardan bir idi. 26 yaşında meclise gelmişti. Cüretli ve atılgandı. Bir sağlık kanunu tartışmasında: “Kadınlarımızdan ne ister bunlar? Yüzlerini açtırmayacağız!” diye haykırmıştı.’ Bkz.: Atay 283-284.
Paylaş:
0

Okuyucu Yorumları

 

kenan says:

28 February 2007 at 10:37 PM

Yazınızı beğeniyle okudum. Özellikle son paragrafta özetlediğiniz gibi, tarihsel olgu ve olaylara yaklaşım tarzımızı sağlıklı bir zemine oturtabilmemizin, geleceğimizi doğru kurgulayabilmemiz açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Saygılar…

 
 

ferhat şalvarcıoğlu says:

12 April 2007 at 9:01 PM

Yakın tarih bu kadar objektif anlatılabilirdi. Tebrikler. Bir tarihçi olarak sizi kutlarım.

 
 

yusuf alsancak says:

4 May 2007 at 2:53 AM

Yakin tarihi bu kadar objektif anlattiginiz icin tebrik ediyorum.

 
 

yakuzz says:

13 June 2007 at 2:21 PM

Topal Osman; İsmail Hakkı Tekçe; Kayıkçı Kahyası Yahya; Ali Şükrü… Bunlar cumhuriyetin ilk yıllarının (artık hatırlanmasada) pek mühim karakterleri. Aynı zamanda da her birisi birer muamma. Tarihten bilinçli olarak silinmeye çalışılmış kişiler. Mesela, Vehbi Koç’un İsmail Hakkı’dan deliler gibi korktuğunu ve bir o kadar nefret ettiğini pek kimse bilmez. Sanırım o yıllar o kadar da kardeşçe ve milli birlik bütünlük içinde değilmiş.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.