• Ana Sayfa
  • .pdf
  • Linkler
  • İletişim
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
banner
 
 

Yakın Tarih (2): Lale Devri ve Cumhuriyet

4 Feb2007
 

Resmi tarih her ne kadar ısrarla ‘Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nın ardından yıkıldığı ve 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devleti’nin küllerinden doğarak yeni bir anlayış getirdiği’ üzerinde dursa da, bu ifadelerin hiçbiri kısmen dahi olsa doğru değil. Zira Osmanlı Meşrutiyeti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki çizgi, yeni nesillere inandırılmak istendiği kadar kalın ve keskin değil. Dahası, söz konusu iki dönem kağıt üzerinde, bürokratik anlamda dahi fazlasıyla iç içe geçmiş olduğundan, aslında böyle bir çizgiden söz etmek dahi mümkün değil. 1923 sonrası dönemde Türkiye’ye Batı eksenli yeni bir anlayışın gelmiş olduğu şeklindeki iddiaların da benzeri bir kurguyu yansıttığı söylenebilir.

Lale Devri ve Cumhuriyet

Cumhuriyet döneminin ilkokul çocukları her ne kadar resim defterlerinin sayfalarını dikey bir çizgiyle ortadan ikiye ayırarak, Cumhuriyetin öncesi ve sonrasından ibaret olan 1923 milatlı bir dünyanın görsel anlamda bir karşılaştırmasını yapmaya zorlansalar da, Türkiye’nin Batılılaşması, sıklıkla referans verilen 20 ve 30’lardaki devrim sürecine indirgenemeyecek kadar uzun bir zaman dilimine yayılmıştı.

1700’lü yılların başlarında ‘gönüllü olarak’ Batılılaşmayı seçen Osmanlı eliti, Lale Devri – III. Selim Dönemi – II. Mahmud Dönemi – Tanzimat Fermanı – Meşrutiyet Dönemleri hattı üzerinde incelenebilecek bir değişim sürecini başlatmış oluyordu. Ancak halka güçlü bir devr-i sabık tasavvuru benimsetmek isteyen Cumhuriyet dönemi yöneticileri, 1923 milatlı ve iyi/kötü eksenli yoğun bir endoktrinasyona başvurdular. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki kalın ve keskin çizgi de böylelikle çizilmiş oldu.

Devr-i Sabık Algısı

Tarihi (mümkün mertebe) kendisiyle başlatmak isteyen Cumhuriyet, daha çok taassup ve geri kalmışlıkla ilişkilendirdiği bir devr-i sabık kurguladı. Ardından da Batılılaşmaya sahip çıkarak, yeni nesilleri, devrimler üzerine kurulu, rejim bekçiliği merkezli değer yargılarıyla endoktrine etme yoluna gitti. Söz konusu kitlesel endoktrinasyon süreci boyunca sert eleştirilere hedef olan Osmanlı dönemi ve bu dönemde yapılan yanlışlar, cumhuriyet döneminin ‘ilerici’ olduğu öne sürülen uygulamalarıyla karşılaştırıldı. Bu türden yoğun bir sosyalizasyon sonucunda, (Prof. Dr. Füsun Üstel’in ifadesiyle) bir tür ‘militan yurttaşlık refleksi’ doğmuş oldu.

Bir yandan son dönem Osmanlı’ya yönelik öfkenin, diğer yandan da dünya karşısında alınan yenilgilerden ötürü duyulan eziklik hissinin yoğun etkisi nedeniyle, geçmişin sağduyulu bir yaklaşımla ele alınması da mümkün olmadı. Asıl kaygı, tarihin analiz edilmesi değil, ortaya konan kurgunun telkin edilmesi oldu. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da, her ilkokul öğrencisi, eğitim kurumlarının eline düştüğü ilk günden itibaren, iki boyutlu, anlamsız, klişeleşmiş, ve hepsinden önemlisi ‘içi boş’ sözlerle devşirilerek, yığınlara dahil edilecek bir resmi ideoloji nesnesi olarak görüldü:

Cumhuriyet yönetiminden önce, devletimizi padişahlar yönetirdi. Zamanla padişahlar devleti iyi yönetemediler. Devlet yönetimi zayıfladı. Düşmanlar yurdumuzu işgal ettiler. Yurdumuzu düşmanlardan kurtarmak için Kurtuluş Savaşı yapıldı. Düşmanlar yurdumuzdan çıkarıldı. Cumhuriyet ilan edildi. Bugünkü devletimizin yönetim şekli cumhuriyettir.

Yaşasın cumhuriyet!1

Devr-i Sabık, Lale Devri ve Batılılaşma

Son derece güçlü köklere sahip olan bir geleneğin izlerini düşünsel ve sosyal hayattan söküp atabilmek için resmi bir ideoloji inşa eden kurucu kadro, geçmişle arasına kalın bir çizgi çizerek (ve söz konusu çizgiyi, söz gelimi, yeni neslin eski yazınla irtibatını kesme adına eski harflerin yasaklanması gibi uygulamalarla destekleyerek), oluşacak yeni zihniyetin sadece yeni ideolojiyi temel alarak şekillenmesini temin etmeye çalıştı. Bu planın sorunsuzca işleyebilmesi için, tarih de dahil olmak üzere tüm düşünsel ve sosyal konuların yeni nesillere bu yapay milat ekseninde, iki boyutlu bir yapıda aktarılması kaçınılmazdı. Zira, ‘militan yurttaş’ olarak yetiştirilmek istenen kimselerin, bu (sözde) miladın sonrasına ait olduğu iddia edilen ve dolayısıyla yeni Cumhuriyet’in bir hediyesi olarak sunulan hemen herşeyin geçmişte bir emsali bulunduğunu öğrenmeleri durumunda, söz konusu planın işlemesi zorlaşacaktı. Dahası, kurucu kadronun fikirlerinin Osmanlı Devleti’nde iki yüzyılı aşkın bir zamandır evrilmekte olan çok sayıda fraksiyondan sadece biri olduğunu ve bu kurucu fikirlerin iktidarının diğer tüm fraksiyonların susturulması suretiyle temin edildiğini fark etmeleri, planı tamamen tersine işletmeye de başlayabilirdi.

Bu noktada, Lale Devri, tarihin son derece hassas bir dönemine tekabül ediyordu. Zira, Lale Devri – III. Selim Dönemi – II. Mahmud Dönemi – Tanzimat Fermanı – Meşrutiyet Dönemleri hattı üzerinde incelenebilecek olan düşünsel, sosyal ve siyasal değişim sürecinde, Lale Devri bir ilki oluşturuyordu ve bu yönüyle Batılılaşmanın (gerçek) miladı olarak kabul edilmeye fazlasıyla müsaitti. Osmanlı Devleti’nin ilk kez ve daha da önemlisi, kendi rızasıyla Batıya açılması bu dönemde gerçekleşmiş ve bu konuda 12 yıl gibi kısa bir zaman zarfında felsefi, sosyal ve ekonomik alanlarda ciddi bir ivme dahi yaşanmıştı. Lale Devri’nde yaşanan bu değişim, sonraki dönemler için de zemin hazırlamış, cumhuriyet döneminde gerçekleşen hemen her yenilik bu dönemlerde kamuoyunda tartışılmıştı.

Herşeyi kendiyle başlatmak ve Kötü Osmanlı / İyi Türkiye algısını kuvvetlendirmek isteyen kurucu kadro, bütün bunlardan ötürü, Lale Devri’ni gerçekte olduğundan son derece farklı bir başlık altında sunmak zorundaydı. Buradan hareketle, Batılılaşmanın, ve daha da önemlisi ‘görsel değil düşünsel’ bir Batılılaşmanın ilk adımı olan Lale Devri’ni zevk ü sefa ve israftan ibaret bir dönem olarak yeniden kurgulamak, hem kurucu kadronun yapay milat kurgusunu ayakta tuttu, hem de devr-i sabık vurgusunu kuvvetlendirerek bir taşla iki kuşun vurulmasını sağladı.

Nihayetinde, Lale Devri’nin nezih insanları, televole programlarında halkın gözüne sokula sokula gece kulüplerinde sabahlara kadar eğlenilen, sanatıyla, edebiyatıyla yozlaşmış ve kimliksizleşmiş bir ülkenin insanlarının ağızlarına sakız oldu.

1 Komisyon. 2001. Hayat Bilgisi 1. Sınıf. Milli Eğitim Basımevi.
Paylaş:
9

Okuyucu Yorumları

 

herackles says:

5 February 2007 at 3:04 AM

Bu yazınızda, ilk yazınıza yaptığım yorumla ilgili “yer yer” cevaplar olsa da bu sefer daha derin bir “eksik”lik olduğunu düşünüyorum.
Meseleye -ilk yazınızda- Osmanlı Devleti-Türkiye arası bir mesele olarak bakarken tarihin 1923’ten başlatılma istekliliğinden bahsediyorsunuz ancak TTK’nın kurulması sizce o dönemdeki davranışların, Osmanlı’daki Türk topluluklarının yeriyle de ilgisi yok mu?
Zira gözüken; Osmanlı’dan yani bir dönemden sonra “Türk” dışındaki cemiyetlerle dönemimiz ABD’sini andıran bir çeşitliliğe sahip ülkeden; Türklük düşüncesini devletin merkezine oturtan bir düşünceye yöneliş değil mi? ki böyle bir durumda yapılan “Osmanlı” ile bir kavgadan daha derin bir meseleye tekâbül etmez mi?
Sevgiler & Saygılar

 
 

Serdar Kaya says:

5 February 2007 at 7:57 PM

‘Zira gözüken; Osmanlı’dan yani … dönemimiz ABD’sini andıran bir çeşitliliğe sahip ülkeden; Türklük düşüncesini devletin merkezine oturtan bir düşünceye yöneliş değil mi?’
Elbette öyle. Bu ise ciddi bir anlayış değişikliği gerektirir. Bu nedenle de, yeni ve kapalı bir devşirme sistemi kurulurken eskinin devr-i sabık olarak kurgulanması şart olur. Bu açıdan bakıldığında (sizin ifadenizle) ‘Osmanlı ile kavga’ siyasi bir çekişmenin de ötesinde, başka sebeplerin ortaya çıkardığı bir ‘sonuç’ haline gelir. (Bu noktada, müslüman ya da gayrimüslim azınlıklarla yaşananlar da ayrı birer sonuçtur, denebilir.)
Ancak bu yazı dizisinin odaklandığı temel nokta, Batılılaşma’nın Lale Devri’nden günümüze işleyen bir süreç olduğu, 1923’ü bir milat gibi sunmanın gerçekten uzak ve manipülatif kaygılarla ortaya konmuş bir iddia olarak görülmesi gerektiği konusudur.

 
 

Talha Can says:

5 February 2007 at 9:08 PM

Elinize sağlık Serdar Bey.
Eskinin devr-i sabık olarak gösterilip, yeninin koşulsuz ve iyi bir yol olduğunu göstermek, bir anlamda çocuk resimlerindeki çizginin karanlık ve aydınlık taraflarının kurgulanması. 1923’ün milat olduğunu gösteren, başta yeninin mayasının yani halkının Osmanlı olduğunu gözardı eden ve de Batılılaşma sürecinin Lale Devri’nde değil de, milat olarak sunulan 1923’te başladığını empoze eden toplum mühendislerinin bir müdahelesine şahit olmaktayız.
Sorun tabiki bundan sonraki silsilelerde katmerlenerek artmakta, tarihi gerçekler ve bağlar arasında kopma gerçekleşmektedir.
Tekrar teşekkürler…

 
 

Muhammet İkbal says:

7 February 2007 at 4:48 PM

Kaleminize sağlık Serdar Bey.
Belki haddime düşmez ama sitenizle ilgili bir düşüncemi belirtmek istiyorum.
Gündemi yakından takip etmenize rağmen, yazdığınız yazılarda gündemden uzak ama bugüne bakan, gündemin içinde kaybolmak yerine bir takım çetrefil konuları dizinler şeklinde günümüze bakan yönüyle sunmanız gerçekten çok güzel bir şey.
İyi günler.

 
 

MAD Mehmet Ünver says:

15 February 2007 at 4:11 AM

Bu siteyı tesadüfen görme şansım oldu.
Ben de araştırmalar yapan ancak şu ana kadar bunları sadece roman olarak yazmakla sınırlı kalan bir kişiyim.
Bu sitede bahsedilen konulara inanın 40 yaşıma rağmen ilk defa bu derece objektif yaklaşıldığını gördüm. Tabii ki sevindim. Özgür düşünmenin ve ifadenin olmadığı yerde gelişecek olan tek şey: HURAFE’dir.
Başarılarınızın devamını diliyorum.

 
 

fizikci says:

3 March 2007 at 2:46 PM

“Herşeyi kendiyle başlatmak ve Kötü Osmanlı / İyi Türkiye algısını kuvvetlendirmek isteyen kurucu kadro, bütün bunlardan ötürü, Lale Devri’ni gerçekte olduğundan son derece farklı bir başlık altında sunmak zorundaydı.”
Bu davranışın bir benzerini de batılı tarihçilerde görüyoruz. Onlar da “Cahil Doğu / Aydın Batı” algısını kuvvetlendirmek için bilim tarihini Antik Yunan’la başlatıyor, sonra nasıl oluyorsa, bir sıçramayla 1500’lü yılların Avrupa’sıyla devam ettiriyorlar. Sanki Endülüs hiç olmamış, İbni Sina’nın eserini 700 yıl üniversitelerinde okutmamış, Arapça’dan Latince’ye İslam eserlerini hiç çevirmemişler gibi.
Geçenlerde bir Fransız tarihçinin yazdığı dünya tarihi kitabını okudum. Arada oryantalist yazarlara öfkeli göndermeler yapan bu tarihçi neredeyse İslam Tarihi’ni yok saymış. Anlaşılan bizdekine benzer bir eğitim sistemiyle Batı’da da öğrencilerin beyinleri yıkanıyor.

 
 

Levent Cetin says:

7 April 2008 at 7:02 PM

Osmanli ve Batililasma deyince nedense akla hep Lale Devri geliyor. Ancak kapitulasyonlar da bu konuyla direkt ilgili degil mi?
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kapit%C3%BClasyonlar
Padisahlarin evlendigi yabanci kadinlar, devsirmeler de bu konuyla nedensel olarak ilintili degil mi? Lale Devrini milat aldigimizda, Bati ile olan iliskilerin sonuclarinin alinmaya basladigi yillar olarak gorunmus olmuyor mu? O zaman Batililasmanin nedenlerini de bu kisa zamana sigdirmak ne derece dogru olur?

 
 

Ahmet Aydoğdu says:

14 April 2011 at 10:12 PM

Bu yazıya da bir objektif değerlendirme benden olsun. Yazınızda benim anladığım kadarıyla Osmanlı’da devrimlerin sindirilerek ve kendiliğinden Cumhuriyet döneminde ise tepeden inme ve kopuk olduğunu empoze etmeye çalışmışsınız. Açıkçası mutlakiyetle yönetilen bir Osmanlı’da nasıl kendiliğinden ve halkla beraber bir devrim yaratıldığını iddia edebiliyorsunuz pek anlamadım. Dediğiniz gibi Cumhuriyet dönemi tarihi tek taraflı işlenmiştir. Fakat sizin de tek taraflı bir düşünce ortamından geldiğiniz belli oluyor. Cumhuriyet sizin deyiminizle “endoktrinasyon” yapmış olsa da, size de başka kesimler tarafından “endoktrinasyon” yapıldığı ve sizin de insanlara bu görüşü “endoktrine” etmeye çalıştığınız belli.

 
 

Serdar Kaya says:

20 April 2011 at 2:28 AM

“Yazınızda benim anladığım kadarıyla Osmanlı’da devrimlerin sindirilerek ve kendiliğinden Cumhuriyet döneminde ise tepeden inme ve kopuk olduğunu empoze etmeye çalışmışsınız. Açıkçası mutlakiyetle yönetilen bir Osmanlı’da nasıl kendiliğinden ve halkla beraber bir devrim yaratıldığını iddia edebiliyorsunuz pek anlamadım.”

Yukarıda alıntıladığım birinci cümleniz nisbeten daha doğru bir okuma. Hemen ardından gelen cümledeki “halkla beraber bir devrim yaratıldığı” gibi bir iddia ise, yazıda yer almıyor.

Diğer ithamlarınızı ise cevaplamaya değer bulmuyorum.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.