• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Yakın Tarih (3): Osmanlı’da Reform

6 Feb2007
 

Osmanlı Devleti’nin Batıyla temasa geçmeye başlamasıyla birlikte, hakim kültür de değişmeye başladı. Lale Devri ile başlayan ve Cumhuriyetin İlanı‘na kadar 200 yılı aşkın bir zaman dilimine yayılan bu değişim, kimi dönemlerde diğerlerine nisbeten çok daha hızlı yaşandı. Lale Devri’ni takiben bu tür bir Batılılaşma hamlesi ilk kez III. Selim döneminde gerçekleşti.

III. Selim Dönemi (1789-1807)
Lale Devri’nden itibaren Batıdan yapılmakta olan çeviriler, Osmanlı düşünce dünyasını Batı ekseninde şekillendirmeye başlamıştı. III. Selim, böyle bir dönemde, Fransız İhtilali’nin gerçekleştiği yıl tahta geçti.

III. Selim’in iktidarı süresince, gerek hıristiyan gerekse müslüman kesim arasında milliyetçi düşünceler yayılmış ve ‘Osmanlı vatandaşlığı’ kavramı ortaya çıkmıştı. Din ve devlet ilişkilerinin yapısı Osmanlı Devleti’nde ilk kez gündeme gelmiş, hatta ‘Avrupa devletler dengesine katılmak veya Hıristiyan dünyasındaki devletlerle yeni biçimde ilişkiler kurmak gerektiği fikri’1 dahi ortaya atılmıştı.

Bu önemli gelişmeler nedeniyle, bu dönemin Cumhuriyet yıllarına giden süreçte çok önemli bir yeri olduğu, ileride Türkiye’nin gerçek tarihi yazılırken, ülkenin Avrupa serüveninin III. Selim döneminden başlatılması gerektiği rahatlıkla söylenebilir.

II. Mahmud Dönemi (1808-1839)
II. Mahmud dönemi, diğer dönemlere oranla çok daha radikal yeniliklerin gerçekleştiği bir dönemdi. Bu dönemin ilk önemli gelişmesi olarak, padişahın yetkilerini belli noktalarda da olsa sınırlandıran Sened-i İttifak belgesinin imzalanarak, (bir anlamda) müstakbel meşrutiyet sürecine yaklaşılmış olması gösterilebilir.

Batı düşüncesinin ve laikliğin Osmanlı Devleti’ne girişinde (ve daha sonra dinden uzaklaşılmasında) önemli rol oynayan Harbiye ve Tıbbiyye okullarının açılması da II. Mahmud döneminde gerçekleşti.

II. Mahmud’un uygulamaları, dinin devlet yönetimi üzerindeki tesirini önemli ölçüde azaltacak mahiyetteydi. Zira II. Mahmud’un, ‘[m]edrese softalarının askere alınması, din kurulunun iznini almadan haciz ve müsaderelere girişmesi, vakıf işlerini ele alması, Frenk adetlerine karşı aşırı ilgi göstermesi gibi konularda Şeyhülislamın verdiği muhtırayı yırtıp atarak “Ulema’nın sadece din işlerine karışması gerektiği, hükümet işlerini yönetme hakkının sadece Sultan’a ait olduğu” şeklindeki sözü dünyevileşme eğiliminin’2 net bir ifadesidir. Bu noktada, II. Mahmud’un, ‘Bundan böyle teb’amdan Müslümanları ancak Cami’de, Hıristiyanları Kilise’de, Musevileri Havra’da tanımak isterim’3 şeklindeki bir diğer sözünü de hatırlamak gerekli.

II. Mahmud, Vak’a-yı Hayriye‘den kısa bir süre sonra (Yeniçeri Ocağı ile arasındaki bağ nedeniyle) Bektaşi Tarikatını da yasakladı. Tekke ve tarikatlar hakkında çeşitli düzenlemeler getirdikten sonra, daha da ileri giderek, şeyhlerin devlet tarafından atanması yönünde girişimlerde bulundu. Kılık kıyafet konusunda (bütün memurlara sarık yerine fes takma mecburiyeti getirmek gibi) bir kısım dayatmacı uygulamalar da gerçekleştirdi. Bütün bunlar sonucunda da, halk tarafından ‘gavur padişah’ olarak anılmaya başlandı.

Amerikalı Türk tarihi uzmanı Roderic H. Davison’ın, II. Mahmud döneminden sunduğu kimi örnekler bu konuda daha net bir fikir verebilir:

II. Mahmud’un, yüzyıl sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün şapka reformunda yaptığı gibi, attığı adımların daha temel değişikliklere psikolojik hazırlık olduğunun farkında olmakla birlikte, giyimde zorlama değişiklikler gibi dış görünüşlerle, yani kendisine yanlış amaçlar saptayarak işe başladığı suçlamasının haklı bir yanı vardır. Mısır Valisi Mehmed Ali’nin yetenekli oğlu İbrahim Paşa, II. Mahmud’a karşı yargısında oldukça sertti: “Bab-ı Ali, uygarlığı yanlış tarafından almıştır; bir ulusa apoletler taktırıp dar pantolonlar giydirerek yeniden doğuş işine girişemezsiniz; elbiselerinden başlamak yerine … halkın zihinlerini aydınlatmaya çalışmalısınız”. Geleneğe kafa tutan bu tedbirler, doğuştan gelen tutuculuğu canlandırmıştı. Dervişin biri, Mahmud’un atının dizginlerini yakalamış, şöyle bağırıyordu: “Gavur padişah, Allah günahkarlığının hesabını senden soracak. İslam’ı yıkıyor ve Peygamber’in bütün lanetini üstümüze çekiyorsun.” Bu sözler muhalefeti simgelemekteydi. II. Mahmud’un reformları, bir anlamıyla, tıpkı Büyük Petro’nun, getirdiği yeniliklerle ‘Moskofların ruhunu bölmesi’ gibi halkından pek çok kimseyi karşısına almıştı. II. Mahmud’un keyfi yöntemleri Petro’nun yöntemleriyle benzer etkilere sahipti.4

Davison’ın II. Mahmud’u Atatürk’e (ve Büyük Peter‘e) benzetiyor olmasını, bu noktada gözden kaçırmamak gerekli.5

Tanzimat Dönemi (1839)
II. Mahmud, ömrünün son yıllarında Tanzimat ile ilgili planlar da yapmış, ancak bunlar uygulamaya konamamıştı. 1839 yılında veremden ölen II. Mahmud’un ardından tahta çıkan oğlu Abdülmecid, birkaç ay sonra Gülhane Hatt-ı Hümayun‘unu ilan etti ve Tanzimat Dönemi başladı.
Osmanlı Devleti’nin bu dönemde Batılı anlamda bir devlet ve vatandaşlık anlayışına evrilme adına ciddi adımlar attığı söylenebilir. Devletin ilk kez bir bayrağa, milli marşa ve banknotlara sahip olması, müslüman-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın herkesin kanun önünde eşit olması amacıyla, (cizye vergisinin kaldırılması, asker olma hakkının tanınması gibi) eşitlikçi uygulamalara gidilmesi, bu dönemde gerçekleşti.

Batı sistemine entegre olma adına ay esaslı Hicri takvimden, (bugün kullanılan Gregoryen takvim gibi) güneş esaslı olan Rumi takvime geçildi. Faiz kabul edilerek, Fransa’nın finansal sistemi ithal edildi. Yine Fransa’dan medeni kanun ve ceza kanunu ithal edildi. Kanunlarla birlikte eğitim de laikleştirildi ve daha da önemlisi, merkezileştirildi.

Latin harflerine geçilmesi konusunda da tartışmalar yaşandı. Namık Kemal’in de aralarında bulunduğu pek çok insan karşı çıksa6 da, bu gelişme, artık fikri anlamda tamamen Batıdan beslenmekte olan bir toplum için son derece doğaldı. Zaten dilde değişim de gözle görülür derecede hızlanmış, Türkçe’ye çok sayıda Batılı kelime girmişti. ‘Vatan’, ‘millet’, ‘hürriyet’ gibi mevcut kelimelerin de anlam kayması yaşayarak Batılı değerler ifade etmeye başladığı bu dönemde, gerek doğrudan ithal edilen, gerekse mevcut olup da muhtevası değişen bunca kelimenin farklı kavramsallaştırmaları sonuç vermesi, dolayısıyla da farklı bir düşünce yapısını ortaya çıkarması kaçınılmazdı.

Meşrutiyet Dönemleri (1876, 1908)
23 Aralık 1876 tarihinde II. Abdülhamid‘in ilk anayasamız olan Kanun-u Esasi‘yi ilan etmesiyle birlikte Türkiye’de padişahlık dönemi kapanarak, mutlakiyet terkedildi ve padişahla birlikte bir meclisin ve bir anayasanın da var olduğu ve padişah da dahil olmak üzere herkesin o anayasaya uymak zorunda olduğu bir yönetim şekli olan meşrutiyete (anayasal monarşi) geçildi.

Osmanlı’nın ilk anayasası olan Kanun-u Esasi, Osmanlı hakimiyeti altında olan topraklarda yaşayan her ferdin ‘hangi din ve mezhepten olur ise olsun bilaistisna Osmanlı tabir olu[nacağını]’ ifade ediyor ve bireysel haklar konusunda da son derece önemli maddeler içeriyordu:

Osmanlıların tamamı bireysel özgürlüklerine sahip ve başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmemekle mükelleftir. (Madde 9)7

Bireysel özgürlük her türlü saldırıdan korunmuştur. Hiç kimse, kanunun tayin ettiği sebep ve suretten başka bir bahane ile cezalandırılamaz. (Madde 10)8

II. Abdülhamid’in Meclis-i Mebusan’ı kapatmasıyla kesintiye uğrayan meşrutiyet dönemi (I. Meşrutiyet), 1908 yılında Kanun-u Esasi’nin tekrar yürürlüğe girmesiyle birlikte (II. Meşrutiyet) Cumhuriyet dönemine kadar devam etti.

II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 23 Temmuz tarihi, Hürriyet Bayramı olarak kabul edildi ve 1935 yılına dek resmi bir bayram olarak kutlandı. 23 Temmuz’un Hürriyet Bayramı olarak kabul edilmesi elbette nedensiz değildi. Zira, 23 Temmuz 1908 tarihinde Osmanlı Devleti, onca farklı düşüncenin ifade edildiği, çok sayıda gazete ve derginin yayınlandığı, sosyal, politik ve ekonomik alanda son derece farklı düşüncelerin ifade imkanı bulduğu ve özgürce tartışıldığı çok partili bir sisteme geçmişti.

Bu ortam, farklı her türlü düşüncenin susturulduğu, insanların (sözgelimi) şapka takmadıkları için (adaleti son derece tartışmalı olan) devrim mahkemelerinde yargılanıp öldürüldüğü 1925 sonrasının (sadece adı cumhuriyetçi olan) Tek Parti Devri’nden hemen her yönüyle çok daha özgür bir dönemdi. Zira Tek Parti Devri, II. Meşrutiyet’in sunduğu özgürlükleri genişleten bir açılım sunmaktan ziyade, pek çok yönü itibariyle II. Mahmud döneminin otoriter, monokratik ve dayatmacı zihniyetine geri dönülmesi anlamına da geliyordu.

1 Okumuş, Ejder; Cihan, Ahmet ve Avcı, Mustafa. 2006. Osmanlı Devleti’nde Eğitim Hukuk ve Modernleşme. İstanbul: Özgü Yayınları. 200.
2 Okumuş 226.
3 Okumuş 228.
4 Davison, Roderic H. [1997] 2005. Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform. İstanbul: Agora Kitaplığı. 32. (Çeviri: Osman Akınhay)
5 Samuel Huntington da medeniyet ithali ile Türkiye’yi ‘kararsız ülke’ yaparak böldüğünü söylediği Atatürk’ü, benzeri uygulamalarıyla meşhur olan Büyük Peter’e benzetiyor. Bu üç tarihi figürün ortak yönlerinin göze çarpmaması epey zor. Davison’ın alıntıladığı İbrahim Paşa’nın sözleri ise, aradan 200 yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Türkiye’de, yapılan yanlıştan geri dönülmediği anlamına geliyor. Zira başörtüsü ve benzeri konulardaki ayrımcı uygulamalara karşı çıkanlar da benzeri şeyler söylüyorlar.
6 Namık Kemal, Latin harflerine karşı çıkmış ve Arap harflerinin kaldırılmasının müslümanlığın kaldırılması demek olduğunu ileri sürmüştü.
7 Osmanlıların kâffesi hürriyeti şahsiyelerine malik ve aherin hukuku hürriyetine tecavüz etmemekle mükelleftir. (Madde 9)
8 Hürriyet-i şahsiye her türlü taarruzdan masundur. Hiç kimse kanunun tayin ettiği sebeb ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz. (Madde 10)
4

Okuyucu Yorumları

 

Ömer Faruk YAZICIOGLU says:

February 6, 2007 at 8:29 pm

Serdar Bey,
Tarihimizin bu bölümünü ben de size benzer bir sekilde yorumlamisimdir. Katilmadigim kisimlari olsa da, emek vermis güzel bir çalisma hazirlamissiniz.

 
 

Tamer Uz says:

February 6, 2007 at 10:40 pm

Serdar Bey,
Yazilarinizi okudukca aydinlaniyorum. Fikirleri ortaya koyarken yapmis oldugunuz siniflandirmalar ve edebi ustaliginiz kafamda felsefik anlamda sekillendirmeler yapabilmemi sagliyor. Dahasi, benim nacizane algima gore birkac kucuk anlatim hatasi disinda, yazilariniz buyuk bir tutarlilik ve edebi butunsellik sergiliyor.
Kendi anlayisima gore hatali gormus oldugum kucuk noktalardan bahsetmeme izin verin lutfen:
1. Benim bu yazi serisinden yapmis oldugum cikarim Avrupalilasma surecimizin Lale Devri ile basladigidir. Dolayisiyla yazinizin bir yerinde gecen “ülkenin Avrupa serüveninin III. Selim döneminden başlatılması gerektiği rahatlıkla söylenebilir.” ifadesi bana biraz karisik geldi.
2. Yazinizin bas tarafinda gecen “Osmanlı Devleti’nin Batıyla temasa geçmeye başlamasıyla birlikte, hakim kültür de değişmeye başladı. Lale Devri ile başlayan ve Cumhuriyet’in ilanına kadar 200 yılı aşkın bir zaman dilimine yayılan bu değişim, kimi dönemlerde diğerlerine nisbeten çok daha hızlı yaşandı.” ifadesindeki “digerlerine” kelimesinin hangi degisimlere tekabul ettigini tam olarak anlayamadim.
3. Yazinizin bir yerinde kullanmis oldugunuz “Latin harflerine geçilmesi konusunda da tartışmalar yaşandı. Namık Kemal’in de aralarında bulunduğu pek çok insan karşı çıksa da, bu gelişme, artık fikri anlamda tamamen Batıdan beslenmekte olan bir toplum için son derece doğaldı.” ifadesindeki dogaldi gorusunden hareketle sizin 1928 yilinda yapilan harf devrimini de dogal buldugunuzu soyleyebilir miyiz?
Tesekkur ediyor, saygilarimi sunuyorum.
Tamer Uz

 
 

Serdar Kaya says:

February 6, 2007 at 11:04 pm

Tamer Bey,
Öncelikle ilginiz için teşekkürler. Ancak bu tür ifadelere gerek yok. Hiç kimsenin beni eleştirmek için izin alması gerekmiyor.
Üç noktaya dikkat çekmişsiniz. Sırayla yanıtlamaya çalışacağım:
1- Batılılaşmanın Lale Devri’nden başladığını söylebileceğimizi ifade etmiştim, doğru. Ancak III. Selim ile ilgili olarak alıntıladığınız cümle dikkat ederseniz ‘kültürel olarak Avrupadan etkilenme’den ziyade ‘Avrupa ile ilişki kurma’ ile ilgili. ‘Avrupa devletler dengesine katılmak’ deniyor önceki cümlede. Ben bu cümleyi Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyon süreci ile ilişkilendirilmeye fazlasıyla müsait bulduğum için ‘Avrupa serüveni’ ifadesini kullandım. AB serüveni demiş olsaydım, belki daha açık olurdu.
2- ‘Diğerleri’ ifadesiyle kastım, söz konusu 200 yıllık hat üzerindeki kimi yıllarda değişimin (yine aynı hat üzerindeki) diğer bazı yıllara göre daha hızlı gerçekleşmiş olmasıydı.
3- Uzun yıllardır fikri anlamda Batıdan beslenen, yani fikriyatını Batı merkezli düşüncelerle şekillendiren bir toplumun, kılık kıyafet, yeme içme gibi konularda olduğu gibi kullandığı harflerde de zamanla Batı tarzını benimsemek isteyecek olması doğaldır. Ancak sebep sonuç ilişkisi içerisinde doğal karşılanabilecek bu durum, varılan sonucun makul olduğu anlamına gelmez. (Örneğin, eğitim felsefesine yoğun normatif milliyetçi paradigmanın hakim olduğu bir ülkede azınlıklara yönelik öfke ve şiddetin ‘doğal’, ama ‘yanlış’ olacak olması gibi.)
Ancak belirtmek gerekir ki, Latin alfabesini öğrenmek başka şeydir, mevcut alfabenin kaldırılmasını talep etmek başka. Kaldı ki, bir medeniyetin yaşamasında sözlüden ziyade yazılı kültürün önemi ön plandadır. Bu nedenle de, bir kültürün kayıt altına alındığı metinlerdeki alfabeyi yasaklamak, arşivlerin kapılarına kilitler vurmak, bir toplumun geçmişiyle düşünsel bağını ortadan kaldıracak olması nedeniyle, söz konusu medeniyeti savunmasız hale getirecektir. Bu duruma düşen bir medeniyetin zamanın geçmesiyle silinecek olduğu da düşünülecek olursa, bu durumun, bu yönüyle, (bir medeniyeti ortadan kaldırma anlamına gelen) soykırım kadar ağır bir suç olduğu görülebilir.
Burada sıklıkla yapılan hata, bir alfabeyi öğrenmenin gerekliliğinin, bir diğer alfabenin reddi anlamına geldiğinin zannedilmesi. (Sizi kast etmiyorum elbette.) Bu hatanın bu denli sıklıkla yapılıyor olmasının nedeni de, iki boyutlu eğitim sisteminin sürekli iyi/kötü kutuplaştırmalarıyla küçük yaştan itibaren insanlara ‘hazır yargılar’ aktarıyor olması.
ABD’de son yıllarda en çok öğrenilmek istenen diller Arapça ve Çince.
Burada biraz düşünelim.
Biraz zeki bir Amerikalı (ya da iyi derecede İngilizce bilen herhangi bir insan), yeterli derecede yoğunlaşması durumunda, birkaç hafta gibi kısa bir sürede İspanyolca öğrenebilir. Çünkü her iki dilin de yapısı ve kullanılan kelimeler birbirine son derece yakındır.
Ancak gerek Arapça’nın, gerekse Çince’nin, farklı alfabeleriyle ve genel yapılarıyla yepyeni bir dünya olacağı malum. Yani bir Amerikalı için bu dilleri öğrenmek çok daha uzun süreli bir uğraş anlamına geliyor. Ancak buna rağmen, dünyanın bugün gittiği noktada bu iki dilin çok daha ön plana çıkacağı düşünülüyor. Bu nedenle de, sosyal bilimlerde uzmanlaşan insanlar bu iki dili öğrenme ihtiyacı hissediyorlar. (‘Politika’ alanında uzmanlaşanların Arapça, ‘İş/Business’ merkezli alanlarda uzmanlaşanların da ‘Çince’ öğrenmeyi seçmeleri gibi.)
Bizim ülkemizde ise, dil öğrenimi dahi, pragmatik değil, ideolojik bir bakışla algılanıyor. Bu da, dünyayı hala köhnemiş 20’lerin bakışıyla anlamlandırmaya çalışan bir zihniyetin sonucu. (Bu sonuç da, tıpkı önceki örnekte olduğu gibi, ‘doğal’ ama ‘yanlış’ bir sonuç!!!) Ülkemizde Arapça bilen kimi insanlar bunu söylemeye bile utanıyorlar! Çünkü Arapça bildiklerini söyler söylemez, o cahil ama ukala bakış kendilerini anında kategorize ediveriyor.
Geçtiğimiz günlerde Çince konusunda yapılacak çalışmalar hakkında açıklama yapan bir bakanla da medyada alenen alay edildi! Çünkü halkımızın resmi ideoloji ile malul olan kesimi için dünya hala düz ve kapalı bir yer! Bu nedenle de küreselleşmeyi algılayamıyorlar. Onlar için dünya, entegre olunması gereken Avrupa ve reddedilmesi gereken Orta Doğu’dan ibaret. Ancak önümüzdeki yıllarda Asya’nın ilerlemesiyle birlikte Avrupa merkezi önemini yitirirse, bu köhne bakış yüzünden Türkiye bügünkünden de daha çok zarar görmüş olacak.
Tamamlayıcı olması için konunun bu yönüne de değindim.
İlginiz için tekrar teşekkürler.

 
 

Tamer Uz says:

February 7, 2007 at 12:18 am

Serdar Bey,
Aciklamalariniz icin tesekkurler. Birinci ve ikinci husus tamamiyle aciklik kazandi. Ucuncu husus icin yapmis oldugunuz aciklamalardan “Latin harflerine geçilmesi” konusunda yapilan tartismalarin Arap harflerinin lagv edilip yerine Latin harflerinin getirilmesi tabanli degil, Latin harflerinin de Arap harflerinin yani sira kullanima acilmasi tabanli oldugunu anliyorum.
Yapmis oldugunuz harika siniflandirmalardan da bahsetmek istiyorum. Degerlendireceginiz seyi uygun birime indirgeyip degerlendirmelerinizi o seviyede yapiyorsunuz. Ornegin Avrupa, Amerika ya da Ortadogu degerleri, tamamiyle “iyidir” veya “kotudur” demeyip bu butunleri parametrelerine parcaliyorsunuz, ve bu parametreler uzerinden neyin “uygun olup” neyin “uygun olmadiginin” tartismasini yapiyorsunuz. Baska bir ornek verecek olursak, Ataturk ya da II. Mahmud superdir ya da tukakadir demiyorsunuz, yapmis olduklari isleri birer birer ele aliyorsunuz.
Kisacasi genelleme yapmadan kurgulamis oldugunuz ve bizlere burada okuma zevkini yasattiginiz yazilariniz bir harika.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.