• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Yakın Tarih (9): Cumhuriyet, Kürtler ve Şiddet

16 Feb2007
 

Türk resmi ideolojisinin milliyetçilik ilkesi, rejimin konformist ve entegralist hassasiyetlerinin de tesiriyle, herkesin ‘eşit’ olduğunu vurgulamak yerine, herkesin ‘Türk’ olduğunu ön plana çıkardı. Ancak belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım çerçevesinde, Türk olma konusuna ırki bir önkoşul konmuyor ve kendini Türk olarak tanımlayan herkes (bir tehdit olarak algılanan gayrimüslim nüfus haricinde) herhangi bir ayrımcılığa maruz bırakılmadan Türk kabul ediliyordu.

Sabiha Gökçen ve Mustafa Kemal Atatürk - Dersim 1937

Bu uygulamayı, farklı1 yapısı nedeniyle diğer ırkçı uygulamalardan ayırt edebilmek için, ‘Türklükte eşitlik’ (ya da ‘Türklükte eşitlenme’) olarak nitelendirmek de mümkün. Ancak farklı bir ırka mensup olduğunu düşünen bir insanın, Türklerle herhangi bir alıp veremediği olmasa bile, sırf ‘devlet öyle istedi’ diye durup dururken kendisini Türk olarak tanımlamaya başlamayacağı açık.

Bu nedenle de, Türklere muhalif olmamakla birlikte kendilerini Türk olarak tanımlamayan ve yüzyıllardır adem-i merkeziyetçi Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kendi özerk idarelerinde yaşamış bulunan kimi gruplar, (doğal olarak) milliyetçi/merkeziyetçi uygulamaları benimsemediler.

Kürt Milliyetçiliğinin Doğuşu

Halifeliğin kaldırılmasına bir tepki olarak başgösteren, bir başka deyişle, etnik değil, dini bir yapıya sahip olan Şeyh Said İsyanı ile birlikte Ankara’nın Kürtlere bakışının değiştiği, karşılıklı yapılan hatalarla birlikte sorunun giderek büyüdüğü söylenebilir.

Doğudaki pek çok şeyh, aşiret ve boy, Şeyh Said İsyanı’na katılmamış, dahası, telgraflar çekerek Ankara’ya bağlılıklarını bildirmişlerdi. Ancak isyan bastırıldıktan sonra sadece isyan edenler değil, Atatürk’e bağlılıklarını bildirenler de cezalandırılınca tepki büyümüştü.2

Şeyh Said İsyanı’nın başlamasının ardından yürürlüğe konan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte, bir tür sıkıyönetime geçildi. ‘Bu dönemde, Kürtçe ve Kürt kültürüne dayalı her türlü simge ve ifade yasaklandı. Ve Kürtleri “aslında Türk” olduklarına ikna etmeye yönelik uzun bir siyasetin startı verildi.’3 Pek çok Kürt zorla göç ettirildi. Ancak göçe zorlananların bir kısmı dağa çıktı, bir kısmı ise Suriye, Irak ve İran’a göçerek oradaki Türkiye karşıtı örgütlere katıldı.4 Şeyh Said İsyanı esnasında son derece zayıf olan Kürt milliyetçiliği, bütün bu yaşananlar sonucunda, sürekli kaşınmış olması nedeniyle (doğal olarak) giderek güçlendi.

Araştırmacı Mustafa Akyol, ‘Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek‘ adlı kitabında, Kürt aydın Canip Yıldırım’ın, Tek Parti Dönemi’nde, ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ kampanyası çerçevesinde gerçekleştirilen uygulamalar konusundaki sözlerini alıntılıyor. Akyol’un, PKK’yı eleştirmekten çekinmeyen ve ‘Türk ve Kürt halkları asla birbirinden ayrılmaz’ diyebilen bir aydın olduğunu belirttiği Canip Yıldırım, o yılları şöyle anlatıyor:

Hatta öyle ki, yaşlı köylülere bile Türkçe öğretmeye kalkıyorlar. Türkçe konuşamayanlara para cezası verildiği yıllar. Bu işi belediyenin zabıta memurları yapıyorlardı, öyle bir hız verdiler ki bu işe, artık köylü şehre gelmemeye başladı, üretim durdu. Diyarbakır’ın kenarında yakın köyler var, Şılbe, Şeyh Kend, Ali Pınar, Zoğe, fakir köyler. Bunlar maişetlerini sağlamak için yoğurdu ayran yapar, kaymağını, tereyağını ayırırlar, kışa saklarlar, bu ayranı getirirlerdi eşek sırtında, sokaklarda bağırırlardı, ‘Hayde dev hayde dev’ (hadi ayrana gel, hadi ayrana gel) diye. Tabii Diyarbakır’da kışın yorgansız, yazın ayransız olmazdı. Herkes bu ayrancılardan bir kuşhana (tencere), bir kuşhana daha ayran alırdı…

Belediyenin zabıtaları bunları alır götürürlerdi, haydi bakalım para cezası. Onun için kimse gelmemeye başladı. Köylü satmak için değil, ancak kendisinin [tüketebileceği] kadar ürün üretmeye başladı.5

Kürt İsyanları ve Ankara’nın Tepkisi

Şeyh Said İsyanı sonrasında yaşananların ardından Kürt isyanları birbirini izledi. Atatürk’ün ölümüne dek Kürt ayaklanmasının yaşanmadığı tek bir yıl bile olmadı.6 Dahası, bu isyanlar, çok geniş halk kitlelerinin katılımıyla, çok geniş bir alana yayılarak büyüyordu. Bitlis, Van, Ağrı ve Botan bölgelerine yayılan isyan, ‘45000 kişilik bir ordu gücü kullanılarak bastırılabildi. 12 Temmuz’da, 15000 askerin, ağır topların ve savaş uçaklarının katıldığı bir meydan savaşı yaşandı.’7

16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesi, ‘Ağrı Dağı Harekatı bu hafta başlıyor‘ başlığıyla duyurduğu gelişmeleri şöyle aktarıyor:

Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkiyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset dolmuştur… Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa, bizzat Ağrı Dağı’nda tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez.

Cumhuriyet’le başlangıçta problemi bulunmayan Kürtlerin Şeyh Said İsyanı’ndan sonra genellenmeleri ve kendilerine sürekli yasaklarla, sürgünlerle ve şiddetle muamele edilmesi, milliyetçilik ilkesinin konformist yapısı kadar, rejimin militarist ruhu ile de ilgiliydi. Mustafa Akyol’un, o dönemde yayınlanmakta olan (Mustafa Kemal’in kontrolündeki) Hakimiyet-i Milliye gazetesinden yaptığı bir alıntı, söz konusu militarist zihniyetin bir yansımasını çok net bir şekilde ortaya koyuyor:

İnkılabımızı yaşatmak, istiklalimizi muhafaza, haricin tecavüzlerini karşılamak ve kuvvetlendirmek mecburiyetindeyiz. Unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.8 (vurgu eklendi)

Siyasette merhametin olmaması bir yana, vatandaşın devlet yönetimine hürmet ve sevgisinin kaba kuvvetle temin edileceğini ifade eden bu cümleler, o dönemde nasıl bir siyasi ortamın hakim olduğu konusunda fikir verici mahiyette.

Kendi doğru bildiği tektipleşmeyi gerçekleştirme adına halkın üstüne bombalar yağdırmakta, köyleri yakmakta bir mahzur görmeyen militarist zihniyetin acımasızlığının vardığı noktalara, 1937 Dersim İsyanı’na devletin verdiği tepkiler örnek olabilir.

Dersim Katliamı

Adı 1935 yılında ‘Tunceli’ olarak değiştirilen Dersim, Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinden bu yana özerk bir yönetime sahipti. Ancak değişimin hızlandığı ve merkeziyetçiliğin arttığı Tanzimat Devri’nden itibaren bu yapı her değiştirilmek istendiğinde, Dersim halkı buna direnç gösterdi.

Cumhuriyet döneminde de özerk yapısını sürdürmek isteyen Dersim halkı, askerlik hizmetine katılmaya ve vergi vermeye de karşı çıktı. 1930’larda devletin Dersim’deki (şehri yönetmek üzere askeri vali atama gibi) uygulamalarına karşı bir dizi isyan yaşandı.

21 Mart 1937 tarihinde Seyyid Rıza önderliğinde başlayan büyük isyan ise, 1938 yılının Ekim ayına kadar bastırılamadı.

Cumhuriyet gazetesi, gelişmeleri, 25 Haziran 1937 tarihli nüshasında, ‘Tayyarelerimiz, şakilerin son sığınaklarını da bombaladı‘, 27 Haziran 1937 tarihli nüshasında ise, ‘Tayyare filolarımız kaçmak isteyen şakileri şiddetle bombalıyor.‘ şeklinde duyurdu.

Operasyonlarda toplam 50000 asker ve 40 savaş uçağı kullanıldı.9 Yoğun bombardıman ve şiddetli kara saldırılarıyla onbinlerce Kürt öldürüldü. Dünya’nın ilk kadın savaş uçağı pilotu olan Sabiha Gökçen de, (Atatürk’ün özel izniyle) Dersim’i ilk bombalayan pilotlar arasındaydı.

Dersimlilerin o dönemde yaşananları bugün ‘soykırım’ olarak nitelendiriyor olmaları pek makul değilse de, onları böyle düşünmeye iten nedenler de yok değil.

Dersim’de yaşananların canlı şahitlerinden Albay Hulusi Yahyagil, yaşadıklarını anlatırken şunları söylüyor: ‘1938’de bizi Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi. Bize verilen emir ise tek kelime idi: ‘İmha!’ ‘Canlı bir şey bırakmayınız; genç-ihtiyar, çocuk-kadın ve saire.”10

Necip Fazıl Kısakürek’in, bir kitabının ‘Doğu Faciası’ adlı bölümünde yer alan şu cümleler de aynı doğrultuda:

Mazgirt Tersemek nahiyesinin halkı doğranmakta… Merhamet sahiplerinden biri, birle on yaşı arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Vaziyet birden haber alınıyor.

Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse zuhur edemiyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç akamete uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.

Murat suyunun kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.11

Aynı kitapta başka korkunç örnekler de var:

Elazığ Ortaokulu’nda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürtülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar.

Onlara şu karşılık veriliyor:

“- Sizi de onun yanına götüreceğiz!”

Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.

Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sonra dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp, çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor:

“Durun, ben köy ahalisinden değilim! Muallimim! Müsaade edin, kendimi size isbat edeyim!”12

Köy öğretmeninin bu sözleri, öğretmenleri ‘rejimin köydeki sözcüsü’ olarak gören tek parti zihniyetiyle de uyum içerisindedir.13

Nefretin Nefret Doğurması

Militaristlerin zannettiğinin aksine, dünyanın her yerinde edinilen her tecrübe, şiddetin hürmet ve sevgi değil, nefret doğurduğunu, nefretin de yeni nefretlere gebe olduğunu ortaya koyuyor.

Zira militarist zihniyetin öfke ve nefreti de, Dersim İsyanı’nda onbinlerce insanın öldürülmesiyle dahi sona ermedi. Mustafa Akyol, Kürt milliyetçisi Naci Kutlay’ın, ‘Kürtler’ adlı kitabında, Dersim İsyanı’nın ardından bölgedeki Kürt çocuklarına Türkçe öğretmek üzere kurulan okullardan bahsederken, Kürt öğrencilerin bu okullarda bile insanca muamele görmediklerini söylediğini aktarıyor. Kutlay, bu okullarda görev yapan İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar’ın şu anısını naklediyor:

Nöbetçiyim bir gün. Kalkma zilinin çalmasına daha yarım saat var. Aşağı katı bir dolaşmaya gittim. Şaşırdım doğrusu:

Büyük kızlar kalkmışlar, bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı sobaları yakıyor, bir kısmı da mütalaa yapılan odunları temizliyor; erkek ve kadın hademeler de başlarında durmuş emir veriyorlar, fakat bu işler çok sessiz cereyan ediyor.
Bu durum hem şaşırtıcı hem üzücüydü. Kadın hademeye sordum:

– Bu işleri hademeler yapmazlar mı?

Sobayı üfleyen çocuk başını kaldırdı, gözleri dumandan yaş içindeydi. Kollarından odun yüküyle gelen iki kızcağız da kapıdan girmişti.

Hademe sinirli sinirli, sertçe söylendi:

– Elbet yapacaklar ya… Bunlar isyan eden Kürtlerin dölleri, dağ ayıları… 14

İstanbullu öğretmen Sıdıka Avar’ın anlattığı diğer olay ise, halka hakim olan bu bakışın, siyasi iktidardan yansıdığını gösterir mahiyette:

Okulumuz üç vilayetin valileri, Milli Eğitim müdürleri ve 4. Umum Müfettişliği tarafından ayrı ayrı teftiş edilirdi. Bakanlık müfettişleri de ayrı.

Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahinbaş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali Bey sordu:

– Kürt kızları mı bunlar?

Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, değiştikçe de hainleşti.

– Tunceli’nin Türk kızları efendim.

Vali Bey devam ediyordu:

Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler.
Ben sözünü kesmek isteğiyle;

– Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli…

Nasıl değil? Hepsi Kürt değil mi? Sizler böyle hareket ederseniz…

Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti:

Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder!

– Beyefendiciğim, öbür sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayınız da soğuyor… diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedeflerini anlatmaya uğraştım.

Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruyu soruyorlardı:

– Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar?

– Neden “Kürt” diye hep hakaret ediyorlar?

– Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar?

– Hani siz “hepimiz Türküz” diyordunuz?

Bu acı dolu soruların sonu gelmiyordu.15 (vurgular eklendi)

Aradan yıllar geçeçek, ancak kafatası avcısı Afet İnan’ın (ve diğerlerinin), ‘kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lazlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmiş vatandaş ve milletdaşlarımız’16 şeklinde ifadeler yüklü kitapları basılmaya devam edecekti:

Bu eser, Doğu Anadolu’da oturan, Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’ten ayrı sayan, bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha ispat etmektedir. Hem de inkarına imkan bırakmayan ilmi deliller ile…

Dünya üzerinde “Kürt” diye adlandırılabilecek müstakil hüviyetli bir ırk yoktur… Aslı astarı olmayan propagandalara kanmış, aldanmış, neticede yollarını şaşırmış Doğu Türklerinin kendilerini aydınlığa çıkaracak bu kitabı dikkatle okumaları, can evine çekilip derin derin düşünmeleri lazımdır.17

1 Anadolu gibi onca uygarlığın gelip geçtiği topraklarda sadece %100 Türk olan insanları vatandaş kabul etmenin işlevsel olmaktan uzak olacağı açık. Bu noktada, bir yandan Türklüğü ‘kabul’ ya da ‘varsayım’ ile tanımlarken, diğer yandan ders kitaplarında Türk ırkını ‘üstün ırk’ olarak tanımlamanın fazlasıyla çelişkili olduğunu da hatırlamak gerekli.
2 Bu konuda bkz.: Akyol, Mustafa. 2006. Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? İstanbul: Doğan Kitap. 104.
3 Akyol 103.
4 Akyol 105.
5 Akyol 122-123.
6 Oran, Baskın. 1993. Atatürk Milliyetçiliği: Resmi İdeoloji dışında Bir İnceleme İstanbul: Bilgi Yayınevi. 219.
7 Akyol 106.
8 Akyol 104.
9 Akyol 107.
10 Şahiner, Necmettin. Son Şahitler. İstanbul: Nesil. 1041.
11 Kısakürek, Necip Fazıl. [?] 1976. Son Devrin Din Mazlumları. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları. 154.
12 Kısakürek.
13 Bu konuda bkz.: Üstel, Füsun. [2004] 2005. “Makbul Vatandaş”ın Peşinde: II. Meşrutiyetten Bugüne Vatandaşlık Eğitimi. İstanbul: İletişim Yayınları. 198-208.
14 Akyol 124.
15 Akyol 124-125.
16 Afetinan, Ayşe. 1969. Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. 23.
17 Fırat, M. Şerif. [?] 1970. Doğu İlleri ve Varto Tarihi. Ankara: Kardeş Matbaası. 67.
14

Okuyucu Yorumları

 

kenan says:

February 16, 2007 at 10:44 pm

Anadolu da ilk Kürt isyanı Halifeliğin kaldırılmasından 119 yıl önce 1806 yılında, Baban Aşireti Abdurrahman Paşa İsyanı ile başlamış ve 1937 Dersim İsyanına kadarki süreçte 32 isyan yaşanmıştır. Kürt sorununun Cumhuriyetle ortaya çıkan bir gerçeklik olarak sunmanızın nedeni, sürekli eleştirdiğiniz tahrif edilmiş resmi tarihe alternatif bir başka ucube yaratmak arzunuz mu acaba?

 
 

Ali Kemal says:

February 17, 2007 at 9:21 am

Sn. Serdar Bey,
T.C. Devletinin Guneydogumuzda kurulus yillarindan günümüze degin uyguladigi yanlis politika konusunda yerden göge kadar hakli oldugunuzu belirtmekle beraber, Dersim’de yasananlarla ilgili olarak ( tavsiye ettiginiz ön calisma haricinde ) farkli ya da ek diyebilecegim bir takim bilgilere ulastim.
http://www.dersim.dk/new_page_2.htm adresinde de göreceginiz gibi Dersim, Osmanli döneminden beri bir takim ayak oyunlariyla asiret yönetimleri tarafindan devletten bagimsiz ve diger topluluklari da tehdit ve taciz eder durumda yasamaktadir. Cumhuriyetin ilanindan sonra bu duruma seyirci kalinmasinin söz konusu olmadigini belirtmek zorundayim. Tabii ki uygulanan yöntemin korkunclugu konusunda hemfikiriz. Bu arada su anda o bölgede tam olarak neler dondugu hakkinda bilgi sahibi olabilir miyiz?Orasi supheli.

 
 

Serdar Kaya says:

February 17, 2007 at 10:05 am

Kenan Bey,
Yazıda Kürt isyanlarının hilafetin kaldırılmasıyla başladığı zaten söylenmiyor. Hilafetten önce zayıf olan Kürt milliyetçiliğinin, devletin bütün Kürtleri genelleyerek cezalandırması sonucunda güçlenmeye başladığı söyleniyor. Yani Kürt milliyetçiliği önceden de vardı ama zayıftı.
Dikkat ederseniz Dersim konusunda da, Tanzimat’tan bu yana sorun yaşandığı da belirtiliyor yazıda. Yani herşeyin hilafete bağlanması söz konusu değil.
Bir de tabii burada ‘Kürtler’ derken çok dikkatli olmak lazım. Zira her toplum gibi Kürtler içerisinde de farklı tavırlar olacaktır. Nitekim Şeyh Said İsyanı’nda olduğu gibi diğer dönemlerde de farklı Kürtler farklı tavırlar aldılar. Bundan daha doğal bir şey de olamaz. Ama tutup da şu tarihte de bir kısım Kürtler ayaklanmış dersek, tek analiz ölçümüz ‘ırk’ olmuş demektir.
Ali Kemal Bey,
Dersim hakkında söyledikleriniz elbette (ve maalesef) doğru. Ancak bu yazıda sorgulanan husus, ortada bir sorun olup olmaması değil, var olan sorun karşısında devletin gösterdiği reaksiyonun ‘hangi zihniyetin eseri’ olduğu. Sizin de belirttiğiniz gibi, koca bir şehrin masumlarıyla birlikte topluca cezalandırılması söz konusu burada – ki bu da, işin içinde ‘asayişi temin’ kaygısından başka şeyler olduğu anlamına geliyor.

 
 

herackles says:

February 18, 2007 at 4:23 pm

Bu konuda, tam da sizin yazınıza yakın bir zamanda, Özdemir İnce’nin de bir yazısı yayılandı.
Şahsı ile ilgili farklı birçok fikre sahip olsam da verdiği kaynakların bir kısmını daha ciddi buluyorum.
Ve izninizle 17 Şubat tarihli yazısından bir alıntı ile yazımı noktalamak istiyorum:
“Elazığ vilayeti vasıtasıyla. Ankara Büyük Millet Meclisi Riyaseti’ne. Sevr Muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül edilmesi lazım geliyor. Binaenaleyh bu teşkil edilmelidir. Aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.
Batı Dersim Aşiret Reisleri.” (Koçgiri Halk Hareketi, S.65-66)

 
 

Serdar Kaya says:

February 19, 2007 at 1:18 am

7. yazıda belirtilen türden, ırk esaslı, milliyetçi bir yapıya dönülmesiyle birlikte, Türkiye içindeki diğer milletlerin kendilerini dışlanmış hissederek benzeri bir talepte bulunmak istemeleri doğal. Bu nedenle, milliyetçi değil, (benim savunduğum türden) halkçı bir cumhuriyetin tercih edilmesi daha uygun ve kapsayıcı olurdu diye düşünüyorum.
Ancak tekrar belirtmeliyim ki, ‘bireysel haklar’ başlığı altında yazılmış olan bu yazı, muhaliflere karşı devletin takınmış olduğu tavrın niteliğine odaklanıyor. Zira şu ya da bu nedenle halkın bir kısmı idareden memnun değilse, siyasi idarenin bu hoşnutsuzluğa nasıl yanıt verdiği, rejimin niteliği konusunda son derece belirleyicidir. Bu nedenle de, siyasi literatürde ‘dissident’ nitelendirilen rejim muhaliflerine tavır, zaten tam da bu yönüyle sürekli inceleme konusudur.
(Bu konu, Atatürk’ün Kürtler hakkında İzmit’te ve diğer yerlerde yaptığı ilk dönem konuşmalarla birlikte incelenirse daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum.)

 
 

ibrahim says:

February 22, 2007 at 7:40 am

“15.000 kadardır. Zilan Deresi, ağzına kadar ceset”
Link verilen “bianet.org” sitesinden alinti “Dersim dönüşü : “Türk Kızı, Gök Kızı, Atatürk Kızı…” ve
“Dersim harekâtı sonrası Sabiha Gökçen bir ulusal kahramandır.”
Devam: “Behçet Kemal Çağlar, “Türk Kızı, Gök Kızı, Atatürk Kızı…” başlıklı yazısında Sabiha Gökçen’in başarısıyla birlikte Türk olmaktan bir kez daha gurur duyma fırsatı bulduğunu belirtir ve onu şu şekilde tanımlar: “Atının üstünde, erkek kahramanları geride bırakarak, akıncıların önüne düşen ‘Tomris’i Türk ırkı bir kere daha yarattı: ”
Vay be ! Sanki “milli” pilotumuz bizi isgal eden bir dusman ordusuna saldiriyor.Bombalanan insanlar nihayet sivil turk vatandasi. Isyankar da olsa VA-TAN-DAS!
Bunlari ogrendikten sonra,yuzyilin dalkavugu Behçet Kemal Caglar’in tersine Türklügümden utanç duyuyorum! Yine de Turk milleti ender millettir diyorum. Sabiha Gökçen’in ve onun pofpofçulunu yapan Behçet Kemal’lerin Turk oldugunu zannetmiyorum. Bir arastirilsa altindan kimbilir neler çikar. Rahmetli dedem ve onun ecdadi Turkoglu Turk idi, ama ben sahit oldum, Kurtlerle içli disli idik. Kurtlerle ilgili ovguden baska sey isitmedim ondan.

 
 

Gökhan İzci says:

February 26, 2007 at 7:58 am

Bugün de aynı sorunlar söz konusu. Kürtler hakkında genelleme yapılarak hepsinin terörist olduğu kanısına varılıyor. Hayır, Kürtlerin hepsi PKK’lı değil! Eğer siz etnik milliyetçilik, ırkçılık ve radikal-marjinal milliyetçilikleri ideoloji olarak benimserseniz, sizin ideolojinize karşı elbette karşı-milliyetçilikler yükselecektir. Türk ırkçılığına karşı Kürt ırçılığı gibi. Umarım Türkiye bugünleri atlatır ve Türkiye’de daha demokratik, insan haklarına daha saygılı ve daha özgür bir ortam oluşur.
Saygılarımla.

 
 

skorsky says:

March 11, 2007 at 3:13 am

Turklugun tanimi vatandaslik kavrami ile birebir uyusan bir hale getirilmeli. Irki referans yapmak gerekince “etnik Turk” ile tarif yapilabilir. Fakat soyle ya da boyle, bir sekilde bu ulkenin vatandaslarina bir isim verebilmeliyiz. Muhakkak, yillar suren baski politiklari sonucu, Guneydogu’da Turk kimligini kabul etmeyen insanlarin oldugu acik. Bir diger gercek ise, Osmanli’daki millet sistemine donusun imkansiz olacagidir. Bu sistem, “beraber yasama”‘nin en guzel, isler ornegi gibi bazen pazarlansa da, aslinda milletleri kendi kutulari icine tikarak, onlari birbirinden ayiran, izole eden bir sistem haline geliyordu. Bizim yapmamiz gereken, vatandaslik kavramini kuvvetlendirmek, ve devletin herkese esit mesafede olmasini saglamaktir.

 
 

Kemalist says:

May 19, 2007 at 3:44 am

Yazı da acitasyon yapıldığına inanıyorum Ulu önderim Mustafa Kemal Atatürk kendini vatana adamış ve bir çok savaştada kanıtlamıştır.Unutmayın ki bu topraklarda herkesten önce yine biz vardık ve hala varız (Sümerliler,Hititler)türklerin 80000 yıllık tarihini kimsenin kötülemeye Atamıza sen yanlış yaptın doğrusu budur demeye ne aklı nede gücü vardır.Devletin bekası için unutmayınki padişahlar kardeşlerini boğdular onlarda isyan etmeyi verselermiş… 😀
[Arada sırada böyle şeyler de geliyor. İbretliktir diye yayınlıyorum. – S.K.]

 
 

KK says:

June 22, 2007 at 6:06 pm

Vay be.
Ne anlayış ama, öyle değil mi?

 
 

Ozgur says:

October 29, 2008 at 11:33 am

Bu sitede yazılan yazılar belirtildiği üzere bizim katlanamadığımız türden yazılar. Mustafa Kemal’in ülkeyi düşman işgalinden kurtardıktan sonra bambaşka bir rejim yürütme çabaları sırasında meydana gelen olaylar yanlı biçimde anlatılmış.
Araştırmalarınızı derinleştiriseniz her ülkede, her millette bu tür kargaşalarla karşılaşırsınız. Dengir Mir Mehmet Fırat’ın da dediği gibi Atatürk devrimleri travma yaratmış olabilir. Ancak şu basit kavramı unutmayarak olaylara yaklaşırsanız ulu öndere bağlılığınız ve saygınız her zaman olacaktır: O ve silah arkadaşları olmasaydı, Anadolu toprakları şuan elde etme çabasında olan toplumların işgali altında olacaktı! Lütfen vicdanınızla hareket edin!

 
 

Serdar Kaya says:

October 30, 2008 at 1:12 am

“Mustafa Kemal’in ülkeyi düşman işgalinden kurtardıktan sonra bambaşka bir rejim yürütme çabaları sırasında meydana gelen olaylar yanlı biçimde anlatılmış.”
Yanlılıktan kastınız “taraf olmak” ise haklısınız. Yok eğer kastınız “adaletsizlik” manasında ise, bu sitenin bu konuda en yansız yayınlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Bir de tabii pek çok insan bu konuda eleştiri duymaya alışık olmadığı (olsa da tahammül gösteremediği için) belli şeyleri alıştıra alıştıra söyleme ve belirli bir dozu aşmama çabası da söz konusu. Bu nedenle, sitede bir yanlılık varsa bu Kemalistler lehinedir diyebilirim. Yani bir de herşey tam anlamıyla yazılabilse daha da farklı bir tablo ortaya çıkar.
“Ancak şu basit kavramı unutmayarak olaylara yaklaşırsanız ulu öndere bağlılığınız ve saygınız her zaman olacaktır: O ve silah arkadaşları olmasaydı, Anadolu toprakları şuan elde etme çabasında olan toplumların işgali altında olacaktı! Lütfen vicdanınızla hareket edin!”
“O ve silah arkadaşları” diyerek Tek Parti Dönemine sahip çıkmak pek mümkün değil. Zira Mustafa Kemal’in silah arkadaşları Kurtuluş Savaşı sona erdikten sonra kendisinin siyasi rakipleri haline dönüşmüştü. Sonrasında da onların siyasi hayatlarını bizzat kendisi sona erdirdi. Daha fazlasını da yaptı tabii, ama burada detaya girmek istemiyorum. Sadece bu konunun “O ve silah arkadaşları” ya da “O ve silah arkadaşlarına düşman olanlar” gibi kategorilerde incelemenin makul olmadığını belirtmek isterim. Çünkü, o dönemdeki uygulamalara, herkesten önce, sizin sahip çıktığınız söz konusu “silah arkadaşları” karşı çıkmışlardı. Bu tür kategoriler, daha çok sonradan üretilmiş olan kurtuluş miti çerçevesinde kavramsallaştırıldığından, gerçekten epey uzaktır.

 
 

milleplateaux says:

September 19, 2010 at 10:03 pm

Sabiha Gökçen’in dünyanın ilk kadın savaş uçağı pilotu olduğu da bizim cumhuriyet efsanelerinden biridir:

http://www.ctie.monash.edu.au/hargrave/women_combat_pilots_ww1.html

Nadeshda Degtereva 1915’te savaşta yaralanan ilk kadın savaş uçağı pilotu olduğunda Sabiha Gökçen henüz 4 yaşındaymış!

 
 

Tarik says:

September 19, 2010 at 11:14 pm

şeyh said isyanı etnik bir harekettir. dini söylem içerisinde ifade edilmiş milliyetçi amaçları vardır. bizde “resmi tarihin”, kürtlerin varlığını inkar ederek, oldukları her yerde onları “yok” gösterirken, “irtica”yı hemen heryerde bir tehdit gösterme politikasıyla, isyanın dini yönü hep abartılmıştır. ortalama türk okuru bu ve bir dizi isyanı “kürt ayaklanmaları olarak değil, “laiklik karşıtı irticai ayaklanmalar”olarak bilir. isyanı organize eden “kürt teali cemiyeti”örneğin bugün ki tabirle klasik bir “ulusalcı” ayrılıkçı örgüttür. yine said; robet olsun, martin van bruinessen gibi batılı araştırmacıların tabiriyle kariyer itibariyle “ateşli bir nasyonalist” portresi çizer.”isyanı” tetikleyen, zamanlamasını belirleyen “hilafet” politikasıdır. ama isyana giden süreç, aralarında saidin de olduğu sevr döneminde bağımsız kürdistan talebini içeren amaçları olan ktc tarafından şekillendirilmiştir.

PKK ve Öcalan uzun yıllar “marksist leninist” olma iddiasındaydı. Ama PKK hareketini kimse uluslararası devrimci hareketler içerisinde sınıflandırmamıştır. Said ve ktcnin “islam” ve “islamcılık”la ilişkisi de bundan fazlası değildir.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.