• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Yiyecek Devrimi: Alternatif Bir Atatürkçü Toplumsal Değişim Projesi

27 Jan2010
 

Birkaç saat önce YouTube’da Anthony Bourdain’in No Reservations adlı programının İstanbul’u konu alan bölümünü izlemiş ve ardından ilgili videoyu sosyal paylaşım sitelerinde tedavüle sokmuştum. Bu paylaşımım üzerine facebook’a bırakılan yorumlar beni biraz düşündürdü. Zira yorumculardan biri, dönerin ve lahmacunun Batıda ve özellikle de Almanya’da çok seviliyor olmasından hareketle, bize Avrupa’dan gelen bir şeyin doğal olarak rüştünü ispat etmiş sayılacağını ifade ediyor ve böylelikle döner ve lahmacunun ülkemizde gönül rahatlığıyla yenebileceği yönünde bir çıkarsamada bulunuyordu.

Yorumcu gerçi biraz kinayeli konuşuyor gibiydi; ama ben yine de kendisini ciddiye alıp bu konu üzerinde biraz düşündüm. Kendi kendime, “İşin başında giyecek değil de yiyecek devrimi yapmış olsaydık acaba daha mı iyi olurdu?” diye sordum. Sonuçta ikisi de kültürel öğeler… Birini alacağına öbürünü alırsın, al sana yine Kültür Devrimi!… Neden olmasın?

Hem kim bilir, belki de öylesi daha az sancılı olurdu. Gerçi, öyle bir durumda, içki gibi domuz etini de çağdaşlık alameti olarak kabul etmemiz gerekirdi herhalde… Haliyle lahmacun yiyeni de “Kamusal alandır!” deyip üniversiteye sokmamak icap ederdi. Ama “ders dinlerken lahmacun yemek” gibi bir dini vecibe olmadığından, en azından on binlerce insan eğitim hakkından mahrum edilmemiş olurdu. En kötü ihtimalle üniversitelerin giriş kapısına bir kabin koyarlardı ve “bu devirde elinde lahmacunla üniversiteye gelmeye kalkan” çağdışı gençler de bu kabinde yiyeceklerini bitirip öyle girerlerdi içeriye.

Bir de tabii yine ılımlı laiklerimiz olurdu ve aslında ne kadar da anlayışlı olduklarını herkese gösterebilme adına, “Bu işlere yasak getirmek çözüm değil. Gençlerimizi bir kez baştan Atatürkçü düşünceyle yetiştiremedikten sonra, üniversite çağına gelmiş bir insana, ‘Lahmacun yemeyeceksin!’ demek yanlıştır!” derlerdi. Kimi diğerleri de, kendi babaannelerinin yaptığı lahmacunların hiç de “bunlar”ın yedikleri lahmacunlara benzemediğinden dem vurur, bu ne idüğü belirsiz gençlerin yediği lahmacunların aslında siyasi bir simge olduğunu iddia ederlerdi: “Bakın, benim dedem de lahmacun yerdi, ama sizinkisi siyasi!”

Bütün bunları akademik kanalla da destekleyip, ilk lahmacunu yiyenlerin aslında Sümerli fahişeler olduğu yönünde ulu-önder-destekli bir Türk Gastronomi Tezi de ortaya atılabilirdi. İnsan bir kez istedikten ve kafasına koyduktan sonra neden olmasın? Zaten Kemalizm de sonuçta az zamanda nice olmazları olduran bir rejim değil mi?

Tabii şimdi bu yazıyı okuyanlar arasında, “Yiyecek devrimi mi? Ne saçma şey o öyle!” demeye kalkan bazı vatan haini karşı devrimciler ya da işbirlikçi II. Cumhuriyetçiler olabilir. Ama ben bunun hiç de saçma olduğunu düşünmüyorum.

Ya da şöyle söyleyeyim: Giyecek devrimi ne kadar mantıklı ve zeka ürünü ise, yiyecek devrimi de en az o kadar öyledir! Ama şayet bu ikisinden biri altı yaşından beri normalize edildiği için kulağa daha makul geliyorsa, onu bilemem.

9

Okuyucu Yorumları

 

kinayeci says:

January 27, 2010 at 10:21 am

Çok eğlenceli bir yazı olmuş hakikaten. 🙂 Çok güldüm okurken, hala gülüyorum. 🙂

 
 

rüştü hacıoğlu says:

January 27, 2010 at 12:52 pm

Vay canına! Söylenenlerin, söylendiği gibi olduğu şüphe götürmez. Bugüne değin ayrımına varamadığımızdan fark edemediğimiz, I. Cumhuriyetçilerin, cumhurun nasılsa fark edememesinden istifade Sümerce küfrediyor oluşuymuş. Vay küfürbazlar vay!

Yemek devrimi yapılsaymış; lahmacun yiyenlere de, “Sümer tapınaklarında fahişe tayını lahmacundu; sizi gidi Kimeryalı Conan’ın siyasal sembolcüsü gericiler!” denecekmiş demek. Ben de bilimin bu şaşmaz ve aynı koşullarda aynı sonuçları doğuran kaçacak köşe bucak bırakmayan kesinliğine bayılıyorum. Zil sesi – taam ilişkisi; ne güzel, hayvan bile bu kadarını yapabiliyor, Kemalciler neden yapamasın ki?

Daha fazla eğitim/şartlandırma şart!

 
 

Levent Cetin says:

January 27, 2010 at 10:54 pm

Annelerimiz durum yapip yerlerdi, siz hepiniz ikiye katlayip yiyorsunuz. Araplar gibi.

 
 

Başörtüsü Yerine Lahmacun Yasağı : Derin Düşünce says:

January 28, 2010 at 2:07 am

[…] TAMAMI: Yiyecek Devrimi: Alternatif Bir Atatürkçü Toplumsal Değişim Projesi […]

 
 

Kadir Yiğit US says:

January 28, 2010 at 3:30 am

Şüphesiz “yiyecekler” de “kıyafetler” kadar ideolojik sembolik değerler içeren metinler addedilmeli. Bu ideolojik değer, lahmacun/hamburger ikiliği gibi Barış Manço’nun şarkılarında dahi belli bir dönemin sosyokültürel hareketlerini okunur kılıyordu.

Benzeri okumaları, yemeklerin “adları” üzerinden de şüphesiz yapabiliriz.

Tıpkı “Kenan Evren” adının caddelerden silinmesi gibi, tarihi bir olgunun toplumsal bellekten silinmesi arzusunu yansıtan bir durum söz konusu. Aşağıdaki bağlara bakmanızı öneririm:

Samanyolu TV’nin yemek adlarına müdahelesine, Murat BELGE’nin yorumu (Mart 2008):
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/438206.asp

Ardından, TBMM’ndeki gıda tescilinde isim yasası (Ocak 2010):
http://haber.ekolay.net/Haber/2908/675941/yemeklere+ahlak+ayari.aspx?k=msnh

Bu gözlemlenebilir ve iktidar aygıtlarının politik zihin şemasını yansıtan toplumsal değişim çabası, acaba ne tür bir ideolojinin parçasıdır?

Ha keza, “ad” değişimlerinin de değerler dünyasını değiştirdiği kesin, “millet” ve “ümmet” sözcüklerinin anlamsal değişimleri özellikle incelenebilir.

Bir zombi içinse, ne yediği yemeğin tadı, ne de isyan/biat temel zıtlıklarındaki var oluş çevrimi değişmektedir.

 
 

Notes From The Desktop (: | Mustafa Aslan says:

January 28, 2010 at 1:01 pm

[…] Başörtüsü Yasağı Yerine Lahmacun Yasağı – DerinSular http://derinsular.com/altbeyin/gercek-masallar/yiyecek-devrimi-alternatif-bir-ataturkcu-toplumsal-de… […]

 
 

makif says:

January 29, 2010 at 12:17 am

Ahmet Yıldız’ın kitabında ırkçılığın devlet politikasına dönüşmesi için vatandaşın her şeyini kontrol edebilecek çok güçlü bir devlet cihazının olması gerektiğini söylüyor ve bu olmadığı için devletin istemesine rağmen kadınların giyimi ile ilgili bir düzenleme yapmadığını söylüyor.

Aynı şey bu yemek meselesi ile ilgili de olabilir. Belki istiyordu ama kontrol etmesi imkansızdı.

 
 

soner says:

January 29, 2010 at 10:36 am

1925’te kıyafet devrimi yapıldıktan 10 yıl sonra Halk Fırka’sının kongresinde çarşaf yasağına dair bir teklif gündeme gelir, fakat bu teklif kabul edilmez. Kadınların çarşafına dokunulmamıştır. Kıyafet devriminde en azından görünürdeki erkek nüfusun dış görünüşü değişmişti.

 
 

Uğur Mustafa Dinç says:

January 30, 2010 at 6:23 pm

Soner Bey, kadınların kıyafetlerine dokunmaya kalksalardı iki gün daha iktidarda duramazlardı herhalde. Şapka inkılabını onaylamayanları savaş gemileriyle bombardımana tutmuşlar (Rize) ve Erzurum’da da üzerlerine makineli tüfeklerle ateş açmışlar; bu şekilde insanları susturmuşlar.

Ama şayet kadınların geleneksel kıyafetlerine, mesela bizim diyardakilerin feracelerine dokunmaya kalksalardı, bu, bugünkü kadınları sokakta iç çamaşırıyla dolaşmaya zorlamaktan daha büyük bir küstahlık olarak görülürdü halk tarafından. Bizim halkımız, herhalde çoğu halk öyledir, erkeklerin namusuna halel getirtir ama kadınlarınkine getirtmez hiçbir zaman.

Bakınız, burada önemli bir nokta daha var: O çene altından bağlanan başörtüsü bile bir efsanedir. Yakın zamana kadar, en çağdaşlaşmış Türk vilayetlerinden olan benim vatanım Çanakkale’nin köylerinde bile bilhassa eski nesillerin kadınları kara feracesiz dışarı çıkmazlar ve namahrem yetişkin erkekler göründüğü anda muhakkak yüzlerini örterlerdi. Hatta 1942’de vefat etmiş Muhammed Hamdi Yazır’ın tefsirinde anlattığına göre, bu “kara ferace ile yüzü de örtüp sadece iki gözü açıkta bırakma” bile sadece İstanbul’a ve Rumeli’ye has gibi görünüyor. Onun memleketi Elmalılı’da (Antalya’ya bağlı) kadınlar, ondan bile utanır ve yetişkin namahrem erkeklerin bulunabileceği sokaklarda sadece bir tek gözlerini açıkta bırakırmışlar.

Siz böyle bir toplumun kadınlarını ancak tedricen ve eğitim ve endoktrinasyon yoluyladır ki kendi çağdaş ve az giyinen kadın idealinize yaklaştırabilirsiniz. O zamanlar kadın kıyafetlerine yasak koymayı keşke deneseymişler bile diyebiliriz. Muhtemelen faşizan rejimleri bir ay bile daha fazla ayakta duramazdı, çünkü insanlar o kadarını da kaldıramazlardı ve memleket büyük ihtimalle biraz huzura kavuşurdu.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.