• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Zihniyet (2): Kadınlar ve Erkekler Ekseninde Demokratlık ve Liberalizm

25 Feb2010
 

Freud, kadınların adalet algılarının erkeklere oranla daha az gelişmiş olduğunu iddia etmişti. Kadınların kolaylıkla hislerinin tesiri altında kalabildiklerini, etik muhakeme kapasitelerinin sınırlı olduğunu varsayan bu yaklaşım, o dönemde hakim olan erkek-egemen paradigmadan ötürü sadece Freud değil, pek çok felsefeci ve filozof tarafından da paylaşılıyordu.

Bu çerçevede, doğrudan etik muhakeme gelişimine odaklanan temel çalışmalardan biri, Amerikalı psikolog Lawrence Kohlberg‘in 1958 yılında geliştirdiği “Moral Gelişimin Aşamaları” adlı tez oldu. Kohlberg, tezinde söz konusu gelişimi altı aşamada ele alıyordu:

Aşama 1: Çocukluk döneminde, ödül ve ceza bilincini edinerek itaat etmeyi öğrenme.

Aşama 2: Çocukluk döneminde “Sen benim için bunu yap, ben de senin için şunu yapayım” şeklinde özetlenebilecek araçsal bir karşılıklılık öğrenme.

Aşama 3: Gençlik döneminde, hakim değerlere uyarak çevrenin onayını almayı öğrenme.

Aşama 4: Gençlik döneminde, görevlerini yerine getirmeye, otoriteye saygı göstermeye ve sosyal düzeni korumaya çalışarak saygın bir kişi olarak tanınmaya çalışma.

Aşama 5: Yetişkinlik döneminde, başkalarına zarar vermediği müddetçe kişinin istediğini yapabilmesi gerektiğini öngören bir yaklaşımı benimseme.

Aşama 6: Yetişkinlik döneminde, kişinin kendi koyduğu “adalet” ya da “karşılıklılık” gibi evrensel kurallar doğrultusunda hareket etmesi.

Bu altı aşama esas alınarak yapılan çalışmalarda ortaya çıkan en ilginç sonuçlardan biri, kadınların üçüncü aşamanın ötesine nadiren geçebildikleri, ancak erkeklerin sıklıkla beşinci aşamaya kadar gelebildikleriydi. Bir başka deyişle, Kohlberg’in formülasyonu da erkeklere üstünlük atfeden hakim bakışı teyit ediyordu.

Ancak, Amerikalı feminist felsefeci Carol Gilligan, 1982 yılında yayınlanan “Farklı bir Sesle” (In a Different Voice) adlı kitabında Kohlberg’in altı aşamasının erkek-odaklı bir perpektifle geliştirildiğini, bu nedenle de insanların değil, erkeklerin moral gelişimini açıkladığını iddia etti. Zira Gilligan’a göre, kadınlar ve erkekler farklı kaygılarla hareket ediyorlar ve aynı kelimeleri kullanıyor olsalar da, aslında farklı bir dille konuşuyorlardı. Farklı bir zihniyet yapısını ima eden bu durum da, bir yandan karşılıklı iletişimi zorlaştırırken, diğer yandan da yanlış anlamaları artırıyordu.

Farklı Bir Etik

Gilligan’ın argümanına göre, kadınlar, erkeklerden farklı olarak, “adalet” (justice) değil, “umursama” (care) kaygısıyla hareket ediyorlar ve bu çerçevede kuralları ve hakları değil, insan ilişkilerini ve sorumlulukları önemsiyorlar. Bu nedenle de, kadınların yaptıkları etik muhakemelerin farklı yapısını anlayabilmek için, öncelikle bu gibi farklı çıkış noktalarını dikkate almak gerekiyor.

Gilligan, gözardı edildiğini düşündüğü bu durumu izah etme adına Kohlbergçilerin yaptığı deneylerin sonuçlarını yeniden değerlendiriyor. İkilemler karşısında yapılan muhakemelere dayanan bu deneylerden birinde, deneklere çözümlemeleri gereken şu ikilem veriliyor: Bir adam, acılı bir hastalığa tutulmuş olan eşi için onu iyileştirebilecek bir ilacı satın almak istiyor. Ancak eczacı bu ilaç için adamın ödeyemeyeceği, çok yüksek bir fiyat istiyor. Bu durumda adam ilacı çalmalı mıdır?

Kohlbergçi araştırmacılar bu soruyu 11 yaşındaki biri kız, biri erkek iki deneke soruyorlar. Erkek denek, adamın eşinin hayatının, eczacının işinden daha değerli olduğunu söylüyor ve bu nedenle adamın ilacı çalmasının daha doğru olacağını ifade ediyor. Bu da, haklar hiyerarşisinden yola çıkan ve hayat hakkının mülkiyet hakkından önce geldiği düşüncesiyle sonuca ulaşan basit bir çıkarsama olması itibariyle, Kohlberg’in aşamalarına uygun (ve dolayısıyla Kohlberg’in tezini doğrulayan) bir yanıt oluyor. Ancak kız denekin verdiği yanıt Kohlbergçi açıdan ne yazık ki başarılı olmuyor. Zira kız deneke göre, adam ilacı çalarak belki eşini kurtarabilirdi, ama bu yüzden hapse girmek zorunda kalırsa, eşi tekrar hasta olabilirdi ve bu durumda adam ona tekrar ilaç getiremezdi ve bu hiç de iyi olmazdı… Bu nedenle yapmaları gereken şey, ya eczacıyla konuşarak bu duruma bir çözüm aramak, ya da parayı bulmak için başka yollar denemekti.

Gilligan bu noktada böyle bir yanıtı Kohlbergçi formülasyon çerçevesinde (ya da o zihniyetin içerisinden) anlamlandırabilmenin mümkün olmadığını, ancak sorunun söz konusu yanıtı veren kızda değil, Kohlberg’in erkek-eksenli varsayımlarla şekillenen etik felsefesi olduğunu ileri sürüyor. Zira Gilligan’a göre, kadınlar etik muhakemelerini basit bir haklar hiyerarşisi içinde değil, “zaman içerisinde genişlemekte olan ilişkilerin bir anlatısı” olarak algılıyorlar. Bu nedenle de, bir ikilemle karşılaştıklarında (sözgelimi) hayat hakkı ile mülkiyet hakkının karşılaştırmasını yapmak gibi teknik bir yol denemiyor ve örnekteki adamın yapacağı hırsızlığın karısı ile olan ilişkisini ne şekilde etkileyeceği ve ne gibi sonuçlar doğurabileceği konusuna odaklanıyorlar. Dahası, “eczacı ile konuşma” düşüncesi de, sorunların çözümü adına iletişimin öncelikli bir yol olarak görüldüğü anlamına geliyor.

Gilligan, bu gibi tespitlerinden hareketle, kadınların ontoloji ve epistemolojileri gibi, etiklerinin de erkeklerinkinden farklı olduğu sonucuna varıyor. Zira erkekler kendilerini bağımsız (independent) varlıklar olarak görme ve etik değerlerini bir haklar hiyerarşisi üzerinden şekillendirme eğiliminde iken, kadınlar karşılıklı-bağımlılık (interdependence) düşüncesiyle ve başkalarına yönelik sorumluluklarını dikkate alarak hareket ediyorlar. Bu nedenle de Kohlberg’in aşamalarında yüksek seviyelere çıkmaları mümkün olmuyor.

Liberaller Marstan, Demokratlar Venüsten

Gilligan’ın erkekler ve kadınlar arasında yaptığı ayrıştırma, Türkiye’de 2005-2006 yıllarında yaşanan ve halen zaman zaman gündeme gelen demokratlık-liberalizm tartışmasındaki farklı tarafların ortaya koydukları çıkış noktaları ile şaşırtıcı derecede bir örtüşme içeriyor. Zira söz konusu tartışmada Atilla Yayla liberal yaklaşımını bireysellik, haklar ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar üzerine bina ederken, Etyen Mahçupyan ise, atomistik bireylerden yola çıkan bir anlayışın topluma dokunamayacağını, çünkü toplum kavramının tekil ve özel dünyaları değil ortak bir alanı ima ettiğini ve bu nedenle de demokrat bir siyasetin yapısında belirleyici olanın farklı grupların öteki ile kurdukları iletişim olduğunu dile getiriyordu. Bu çerçevede gelişen tartışmada, (en azından Mahçupyan’a göre) tarafların iki farklı zihniyetin içerisinden konuşmakta olmaları, iletişim kurmalarını zorlaştırıyordu.

Gilligan’ın erkekler ile kadınlar arasında tespit ettiği algılayış farklılıkları da, hem zihniyete bakan yönü, hem de karşı karşıya bulunan tarafların birbirlerini anlamak durumunda olmaları itibariyle demokratlık-liberalizm tartışmasını akla getiriyor. Zira Gilligan’a göre, erkekler ve kadınlar arasındaki asimetrik algılar, hayatın anlamlandırış şekillerinde farklılıklara yol açtığından, neticede eşyayı iki farklı değerler kümesi doğrultusunda algılayan iki ayrı kimlik ortaya çıkıyor. Bu çerçevede, erkekler otonomi ve müstakil olma kaygısından hareket ederek etik kaygılarını haklar, adalet, kurallar gibi konular etrafında şekillendirirken, kadınlar ise aile, arkadaşlık gibi değerlere önem ve öncelik atfediyor olmalarından ötürü insanların istek, ihtiyaç ve ilgilerini dikkate alıyor, sorunlarını da karşı tarafla iletişime geçerek ve ikna yolu ile çözmeyi tercih ediyorlar.

Konunun bu yönü, demokratların sürekli liberallerin kendi dünyalarının değer yargılarını esas alarak konuşmakta olmalarından ve bu nedenle demokratları anlayamadıklarından şikayet etmekte olduklarını akla getirmiyor değil. Malum, kadınlar da aynı doğrultudaki nedenlerden ötürü sürekli erkeklerden yakınıyorlar…

ZİHNİYET YAZI DİZİSİ
1. Giriş
2. Kadınlar ve Erkekler Ekseninde Demokratlık ve Liberalizm
3. Farklı Zihniyet Yansımalarına Bir Örnek Olarak Ekolojik Etik
4. Sonuç
1

Okuyucu Yorumları

 

Enes Yalçın says:

March 5, 2010 at 1:21 am

Gilligan’ın teziyle ilgilenenelere aynı meyanda düşünen ve bu tezi gerçek hayattan aldığı vakalarla birlikte irdeleyen dilbilimci ve iletişimci Deborah Tannen’in ”You Just Don’t Understand – Women and Men in Conversation” kitabını tavsiye ederim.

 
 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.