• Ana Sayfa
  • RSS
  •                      

Derin Sular

Fotoğraf Detayları
 
 

Zihniyet (3): Farklı Zihniyet Yansımalarına Bir Örnek Olarak Ekolojik Etik

25 Feb2010
 

Farklı zihniyet yapılarının tekil bir konu üzerindeki farklı yansımalarını incelemeyi mümkün kılan güncel örneklerden biri de çevre. Zira küresel ısınma, çevre kirliliği, nesli tükenen canlılar gibi konulara yönelik farklı tavırların herbirini, aslında farklı bir zihniyetin tezahürü olarak da görmek mümkün.

Patrick Curry’nin 2005 yılında yayınlanan “Ekolojik Etike Giriş” (Ecological Ethics: An Introduction) adlı kitabında, ekoloji-eksenli etik ekollerine dair bir tasnif sunuyor. Bu tasnif, bu konudaki farklı tavırların dayandıkları farklı zihniyet yapılarını çözümlemekte de kullanılmaya müsait bir yapıya sahip.

Etik ekollerini çevreye yaklaşımları itibariyle insan-merkezli (açık yeşil), hayat-merkezli (orta yeşil) ve dünya-merkezli (koyu yeşil) şeklinde olmak üzere üçe ayıran Curry, herbir kategori altında sıralanabilecek olan başlıca yaklaşımları da teker teker değerlendiriyor. Bu tasnife göre, insan-merkezli bir yaklaşımdan hareket eden açık yeşil ekol, insanların ihtiyaçlarını merkeze alıyor ve gerek doğadaki diğer hayat formlarını, gerekse hava ya da su gibi cansız varlıkları bu ihtiyaçlar ekseninde araçsallaştırıyor. Bu durumda, çevrenin korunmasına verilen önem ve bu doğrultuda alınacak tedbirler, ancak insan hayatının da tehdit altına girdiği ölçüde gerekli addediliyor. Şayet insanlar üzerinde doğrudan bir etkisi olmayacaksa, herhangi bir canlı türünün yokolma tehlikesi ile karşı karşıya olmasına ya da hava ve su gibi doğal kaynakların insanlara zarar vermeyecek seviyelerde kirlemesine kayıtsız kalınabiliyor.

Bundan farklı olarak, sadece insanları değil yeryüzündeki bütün canlıları merkeze alan “orta yeşil” ekol ise, insan-merkezli etik yaklaşımı genişleterek (moral extensionism), hayvanların (ya da kimi yaklaşımlara göre aynı zamanda bitkilerin) insanlara olan faydalarından bağımsız olarak korunmayı hak ettikleri düşüncesine dayanıyor. Bu hayat-merkezli yaklaşım doğrultusunda özellikle hayvan hakları ciddi bir öncelik kazanıyor. Ancak hayat-merkezli yaklaşım, hayvanlara araçsal değil, özünde (intrinsic) bir değer atfettiğinden, bu konuya olan ilgisini sadece gıda endüstrisindeki hakim standartların insan sağlığını ne şekilde etkilediği gibi sorularla sınırlamıyor. Örneğin, Curry, kitabında, her yıl sadece ABD’de 70 milyon hayvanın laboratuvar deneylerinde kullanılması ve buna ek olarak 5 milyar hayvanın da fabrika-çiftliklerde zor koşullarda yaşadıktan sonra öldürülmesi gibi örnekleri nazara vererek, hayat-merkezli yaklaşımların bu tür uygulamaların etiğini sorguladıklarını ifade ediyor. Bu tür sorgulamalar sonucunda da, fabrika-çiftliklerde hem hayatları boyunca, hem de ölümleri esnasında ileri derecede ıstıraplar çektirilen hayvanları yememek gibi davranış biçimleri için de etik gerekçeler ortaya çıkıyor.

Kitapta verilen bir diğer örnek de, Almanya’daki Yeşil Parti’nin kurucularından Rudolf Bahro‘nun, partinin hayvanlar üzerinde deneyler yapılmasını destekleme kararı almasına tepki göstererek istifa ederken sarf ettiği sözler: “Dün hayvan deneyleri konusunda, parti sözcüsünün ‘Tek bir insan hayatı bile kurtarılabilecekse, hayvanlara eziyet edilmesine izin verilebilir’ şeklindeki sözleri doğrultusunda bir sonuç elde edildi. Bu cümle, insanların benimsedikleri ve bu doğrultuda, bitkileri, hayvanları ve nihayetinde de kendilerini yok edecekleri temel prensiplerin bir ifadesidir.”

Son olarak, “koyu yeşil” ya da “dünya-merkezli” ekol dahilinde öne sürülen yaklaşımlar ise, sadece canlıların değil, ekolojik sistemin bir parçası olan bütün öğelerin korunması gerektiği yönündeki bir düşünceden hareketle daha kuşatıcı bir etik felsefesi ortaya koyuyor. Bu yaklaşımların belki de en önemli ortak noktası, Batı kültürünün, insanı doğanın hakimi, doğayı ise insanların kullanımına tahsis edilmiş bir kaynak olarak algılayan bakışına karşı çıkıyor olmaları. Tahakkümün (dominance) Batı kültüründe artık bir takıntı haline geldiğini ve bu takıntının, erkek-kadın, zengin-fakir, güçlü-güçsüz ilişkilerine olduğu gibi insan-doğa ilişkilerine de yansıdığını ifade ederek eleştirel bir tavır ortaya koyan dünya-merkezli (earth-centered) yaklaşımlar, insanı içinde bulunduğu ekolojik sistemin efendisi değil, bir parçası olduğunu fark etmesinin gerekli olduğunu belirtiyorlar.

Çevreyi Algılayış Şekilleri, Zihniyet ve Demokratlık

Özellikle orta ve koyu yeşil ekollere dikkat edilecek olursa, bu yaklaşımların bilindik çevrecilikten farklı oldukları ve basitçe “çevreyi korumak” olarak ifade edilegelen kaygıların ötesine geçerek algı seviyesinde çözümlemeler yaptıkları görülebilir. Bu ekoller, herşeyden önce, “Doğaya bu şekilde davranmaya devam edersek bir süre sonra dünya yaşanmaz hale gelecek” gibi ilk bakışta çevreci gibi görünen ifadeleri, faydacı ve dolayısıyla da insan-merkezli bularak dışlıyor. Merkeze insan yerine organik hayatı ya da ekolojik sistemin kendisini almak ise, insanın sadece doğayı değil hayatın kendisini anlamlandırış şeklinde de ciddi değişiklikleri beraberinde getiriyor.

Özellikle koyu yeşil ekol için geçerli olan bu durum, sadece endüstriyel döneme ait olan ideolojilerin ve hayat tarzlarının değil, modernitenin ve hatta Batı medeniyetinin kimi temel öğelerinin dahi reddedilmesi gerektiğine yönelik imalar içeriyor. Zira koyu yeşil ekol, (1) modernitenin ben-merkezli hedonizmi körüklediğini, (2) doğa ile ilişkiye özel bir önem atfeden antik inançlara (ve daha geniş anlamda da bütün dinlere) tepeden baktığını ve bu çerçevedeki diğer tavırları nedeniyle (3) her daim bireysel bir mücadele içerisinde olan bir insan tipolojisi ortaya çıkardığını iddia ediyor. Eşyayı bu şekilde algılayan insanların, kendileri ile diğer varlıklar arasında gerçekte varolmayan sınırlar tasavvur etmeye başladıklarını da belirten koyu yeşil ekol, doğadaki varlıkların arasında sınırlar değil ara ilişkiler olduğunu ve insan ile ötekileştirdikleri arasındaki keskin sınırların yumuşatılması gerektiğini ifade ediyor.

Bu noktada belirtilmesi gereken bir diğer önemli şey de, yeşil ekolün çevre hakkında sunduğu çözüm önerilerinin gerçekleşmesinin, herşeyden önce, insanların derin bir sorgulama sürecinin içine girmeleri ve bu sürecin sonunda da “kendinin farkına varma” (self-realization) olarak nitelendirilen bir hedefe varmaları ile mümkün görülmesi. Batı Aydınlanmasına bir alternatif ve hatta bir reaksiyon olarak da anlaşılabilecek olan bu süreç, insanlar ile sözü edilen ötekiler arasındaki keskin sınırların yumuşatılması için de bir gereklilik durumunda.

Bu noktada, koyu yeşil ekolün, insanın eşyayı algılayış şeklinde zihniyetin belirleyiciliğini öne çıkarıyor olması itibariyle demokratlıkla aynı tabana oturduğunu söylemek mümkün. Her iki perspektifin de zihniyet değişikliğini, ötekileştirmeyi tersine çevirme adına bir araç olarak görüyor olması da aradaki benzerliği kuvvetlendiren bir diğer öğe. Herhangi bir zihniyetin “eşyayı anlamlandırış şekli” ile “öteki durumunda olanlarla kurduğu iletişimin yapısı” arasında kuvvetli bir bağın bulunduğunu ima eden bu benzerlik, eşyaya ve ötekine yönelik farklı tavırlarda ne gibi farklı zihniyetlerin rol oynadığı sorusunu da akla getiriyor.

Dahası, böyle bir bakış, yapısı gereği öncelikle insan ilişkilerine odaklanan siyasi ideolojilerin, varlığı anlamlandırma adına kuşatıcı bir felsefi temelden yoksun kalmaları tehlikesine de işaret ediyor. Örneğin, klasik liberalizm, bireye ve de bireye yönelik olası hak ihlallerine odaklanan bir siyasi ideoloji. Dolayısıyla da, ister istemez insan-merkezli gerçekliklerle ilgilenmek durumunda. Ancak bu durum, bir süre sonra insan-merkezli olmayan felsefi yaklaşımlara yabancılaşmak ve dolayısıyla da bu türden argümanları anlamlandıramayacak hale gelmek gibi bir sonuç doğuruyor.

Konunun bir diğer yönü de, liberalizmin özel teşebbüs ve mülkiyet haklarına verdiği önem nedeniyle, bu çerçevedeki bütün konularda müteşebbislerin lehinde bir tavır alma eğiliminde olması – ki liberallerin çevre konusuna yaklaşımları da bu durumun en belirgin örneklerinden biri. Zira çevre söz konusu olduğunda, liberaller, müteşebbislerin haklarını savunma kaygıları nedeniyle (çevre karşıtı olmamalarına rağmen) endüstriden yana bir tavır sergiliyorlar.

Bütün bunlar etik-zihniyet ilişkisi çerçevesinde değerlendirilecek olursa, liberalizmin bireyselliğe yaptığı vurgu ile koyu yeşil ekolün modernite eleştirisi arasındaki bağ da belirginleşebilir. Zira modernitenin başkalarına tahakküm kaygısına karşılık, liberalizmde de başkalarının tahakkümünden korunma kaygısı çok güçlü. Ancak bu her ne kadar meşru bir kaygı olsa da, liberalizmi ister istemez dünyayı modernitenin zihniyetiyle algılamaya mahkum ediyor.

Böylesine tahakküm-merkezli bir algı, insanların aynı (siyasal ya da ekolojik) ortamları paylaştıkları varlıkları düşman, rakip ya da fayda nesnesi olarak görmelerine neden oluyor. Bu şartlar altında hayat bir bireysel mücadele alanı haline gelirken, iletişim ve kollektif çaba ile çözümlenmesi gereken çevre gibi konularda siyasetin işlevselliği azalıyor.

ZİHNİYET YAZI DİZİSİ
1. Giriş
2. Kadınlar ve Erkekler Ekseninde Demokratlık ve Liberalizm
3. Farklı Zihniyet Yansımalarına Bir Örnek Olarak Ekolojik Etik
4. Sonuç
0

Okuyucu Yorumları

 

Yorum Ekle:

Wordpress hesabınız var mı? Yorum yapmak için Log in yapın.

 
 
 

 

Yorumunuzu göndermeden önce lütfen yorum kurallarını hatırlayın.