Zihniyet Değişimi Hakkında Bazı Sorgulamalar
26 Oca2010Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in geçtiğimiz Ekim ayında yayınlanan ve asimile edilmiş Ermenilerin torunları ile yapılan mülakatlardan oluşan “Torunlar” adlı önemli kitabı, akla kimlik algıları ve ötekileştirme ekseninde kimi sorular getiren ilginç örnekler içeriyor. Mesela kitapta yer verilen mülakatlardan birinde, babaannesinin aslında Ermeni olduğunu yeni öğrenen bir genç, internetteki milliyetçi videolara önceden kayıtsız kalırken artık “sinir olduğunu”, bu konulara “eskiden daha milliyetçi” bir bakışla yaklaştığını fark ettiğini ifade ediyor (s.24). Aynı genç, Ermeni olmaktan söz ederken de, “Hiç utanılacak bir şey değil aslında” (s.25) gibi bir ifade kullanma ihtiyacı hissediyor.
Söz konusu gencin sergilediği bu tavrı, o güne dek şüpheyle yaklaştığı Ermeniliği artık kendisinin bir parçası olarak görmeye başlamış olmasıyla ilişkilendirebilmek mümkün. Zira insan, kendisini herhangi bir kimlikle şu ya da bu derecede özdeşleştirmeye başladığı andan itibaren – söz konusu kimlik yaşadığı toplumda ne denli ötekileştirilmiş olursa olsun – onu artık hakim kültürel kodlarla değerlendiremez hale geliyor. Bu noktaya gelen bir insan için de, (sözgelimi) gözünün önündeki bir gerçeklik durumunda olan babaannesinde ifade bulmaya başlamış olan Ermeni kimliğini resmi ideolojinin kurguları doğrultusunda anlamlandırmaya devam etmek haliyle mümkün olmuyor.
Ancak tabii bu türden bir algı değişimi yaşamak için bir insanın ille de gerçekte farklı kimliklere de sahip olduğunu ortaya çıkaran bir haber alması gerekmiyor. İnsanın kendi kökeninden çok da emin olamayacağını ima eden kimi ezber bozucu uyarılar da (aynı derecede olmasa da) kişiyi konu hakkında düşünmeye ve tavırlarını gözden geçirmeye itebiliyor. “Torunlar”da aktarılan bir diğer mülakatta, bir kadının, PKK olaylarının gündemde olduğu bir dönemde televizyon karşısında sürekli Kürtlere hakaret eden Karadenizli eski kocasına, “Sen kendini ne zannediyorsun? Sizin oralarda da Rumlar varmış. Belki senin kökenin de Rum’dur. Belki onu biliyorsun, bastırmak için Kürtlere saldırıyorsun” dediği aktarılıyor. Karadenizli koca, bu sözleri duyunca şöyle bir durmuş… Aradan yıllar geçip eşinden ayrıldıktan sonra ise, Kürt kökenli biriyle evlenmiş ve doğan çocuğunun adını Berfin koymuş! (s.35)
Bütün bunlar çok da şaşılacak şeyler değil elbette… Ezber bozucu belli uyarılarla karşılaştığında bunları gözardı etmek yerine dikkate almayı seçen ya da kendisi dışında gelişen kimi olaylar neticesinde ister istemez bir değişim sürecine sürüklenen insanların, önceden düşmanlık besledikleri kimi kimliklerle empati kurabilmeye ve dolayısıyla da onları daha iyi anlayabilmeye başlamaları gayet anlaşılabilir nedenlerden ileri geliyor. Ancak bu noktada, daha çok bireysel seviyedeki kimi değişim süreçleri hakkında bir fikir veren bu gibi tekil durumları zihniyet değişimine eşitlemenin ne derece makul olacağını sorgulamak da mümkün.
Tekil Algılar ve Zihniyet
İnsanların, yaşadıkları kimi tecrübeler ya da edindikleri kimi bilgiler sonucunda o güne dek hakkında olumsuz bir kanaate sahip oldukları kimi kimliklere bakışlarını değiştirmiş olmaları, söz konusu kişilerin ayrımcı ya da problemli algılarını geçmişte bıraktıkları anlamına gelmiyor. Zira zihniyet denilen şey, belli algılardaki değişimleri değil, insan zihnindeki bütün algıları şekillendiren bir entelektüel özü ima ediyor. Her ne kadar tekil algı değişimlerinin daha geniş çaplı bir sorgulama sürecini tetiklediği ölçüde zihniyet değişimine de kapı açabileceğini söylemek mümkün olsa da, arada böyle bir bağın bulunması bu iki farklı sürecin aynı addedilebileceği anlamına gelmiyor.
Konunun bu yönü dikkate alındığında, tekil algı değişimlerinin zihniyet üzerindeki etkilerinin boyutunun sorgulanması gerektiği ortaya çıkıyor. “Torunlar”da aktarılan tecrübelerden hareketle böyle bir sorgulama yapma adına çeşitli çıkış noktaları kurgulanacak olursa, örneğin, kimliği itibariyle artık kendisini daha çok Ermeni ve daha az Türk hissetmeye başlamış olan bir insan ile ilgili olarak, bu kişinin yaşadığı süreçte milliyetçi anlayışla hesaplaştığı ölçüde kendisi adına bir zihniyet değişiminden söz edilebileceği, aksi takdirde yaşanılan değişimin aslında sadece ben-merkezci bir bakıştaki “ben”in yerinin değiştirilmesinden ibaret kalacağı söylenebilir.
Bu durumun daha yaygın örneklerini Kürt kimliğinin güçlenmesiyle ortaya çıkan kimi tepkilerde de gözlemlemek mümkün. Rejimin küçük yaşlardan itibaren “militanca” sosyalleştirdiği kitleler, bir gün gelip aidiyetlerini sorguladıktan sonra kendilerini daha farklı bir kimlikle ifade etmeye başlasalar da, ilk kimlikleri ile iç içe geçmiş olan zihniyet aynı kaldığından, öteki ile kurdukları ilişkilerin niteliği ister istemez yine militanca olmaya devam ediyor.
Bu çerçevede söylenebilecek olan bir diğer şey de, bir zihniyet değişimi yaşayarak milliyetçiliği terk eden bir insanın (sözgelimi) Ermenilere sempati ile bakabilmesi için ille de Ermeni bir anneanneye sahip olduğunu öğrenmesinin gerekmediği olabilir. Tabii pratikte herkesin ailesinde (sözgelimi) bir Ermeni dede ya da babaanne bulunmasını beklemenin makul olmaması bir yana, Türkiye’de ötekileştirilmiş olan tek kimliğin Ermeni ya da gayrimüslim kimliği olmadığı da malum. Toplumun diğer ezilen ya da ayrımcılığa uğrayan kesimleri dendiğinde, akla hemen Kürtler, dindar müslümanlar, transseksüeller, özürlüler, kadınlar ve diğer sosyal gruplardan oluşan geniş kitleler geliyor.
Zaten bu kadar fazla sayıda grubu ötekileştirebilmeyi başarmış olmak da, hakim zihniyetin ve bu zihniyet çerçevesinde şekillenen siyasi kültürün, kendisi gibi olmayanlara nasıl baktığı konusunda da başlıbaşına epey fikir verebilecek mahiyette. İnsanın hem kendi kimliğini tanımlayış hem de bu kimliğin dışında kalanları algılayış şeklini belirleyen zihniyet konusunda sorgulamalar yapmak da zaten bu nedenle bu kadar önemli.




Okuyucu Yorumları
ABİDİN says:
16 Şubat 2010 at 1:25 AMTürkiye’de öteki olarak insan hafızasına kayıtlı, aykırı grup şüphesiz yalnız Ermeni, Rum değil, aslında öteki üzerinden peşinen haklılık kazanan paradigma, bir iktidar mücadelesine tekabül ediyor.
Çünkü, suçlanan da suçlayan da Türk, veya en azından kendini Türk kabul eden birey.
Metindeki örnekte belirtildiği gibi, eski kocasını aşşağılamanın en kestirme yolu, Karadeniz’de belli yörelerde yaşıyan Ermenilerin varlığından yola çıkarak, Ermeni olmadığını çok iyi bildiği eski kocasını yani kendin Türk hisseden kocayı, öteki üzerinden ilgisiz bir alana hapsedip ilgisiz bir konuda suçlamasına kanıt getirmek. Örneğin aralarındaki şiddetli geçimsizlik varsa, bu konu ile Karadeniz’in belirli yörelerinde Ermenilerin yaşaması ve o şahsında kökenin Ermeni olabileceği ihtimali ile yaşanan sorunun bizzat kendisi arasında illiyet bağı yok. Bir tür yansıtmacı kimliklendirme – ya da Türk’ün Türk’e provakasyonu.
Bu zihniyet dünyası, dönemsellik ilkesi gereği aynı metoda, aktörleri değiştirerek ama sürekli olarak başvuruyor.
Örneğin hain, bölücü, onun bunun uşağı, vs. vs. Geçmişte sağ sol çatışması olarak hafızalarımıza kazanan kanlı olayların hiçbirinde Ermeni ve Rum kavramları yoktu, çünkü o dönem, dışlayıcı, ötekileştrici kavramları, faşist ve komünist ifadelerinde kendini buluyordu. Daha sonra siyonist, Batı işbirlikçisi, suçlamalarındaki hakim etkili dil, karşısındakini her konuda peşinen edilgen konuma sokan, ve en az Ermeni, Rum suçlamalarındaki çekim gücüne sahip olacak kadar etkisini sürdürdü. Bu gün yine her düşünce grubunun geliştirdiği suçlama öznesi çok farklı. Bir milliyetçi iseniz, Rum ya da Ermeni etnik kimliği, siyasal islamcı iseniz yahudi, siyonist kavramları karşınıza çıkıyor.
işte bu sebeple sessiz çığlıklar militanlaşmaya namzettir. Fırsatını bulduğunda pimi çekilmiş bomba olarak toplumda ses getirecek, aslında kendine yapılanı yaparak, bu bataklığın içinde debelenip duracaktır. Tıpkı Kürt milliyetçiliğini var eden hakim ögenin Türk milliyetçisi olması gibi.
O güne kadar kendisinin Ermeni veya Rum olmasının hiçbir önemi olmıyan insanın, “Evet ben bundan sonra bu kimlik için savaşacağım” diyecek kadar radikalleşen insana dönüşmesindeki en büyük etkenin, karşısındaki tarafından sürekli aşağılanma hareketinin içinde kendi etnisitesinin sürekli vurgulanması gelecektir. İşte o vurgu, militarizmin, radikalizmin gelişmesindeki, barışın kaybolmasındaki en etkili aktör olarak sürekli var olacaktır.