Zorunlu Saygı(!) Duruşları (2)
19 Oca2009Saygı gibi (doğası gereği) içten gelmesi gereken bir duygunun, katılımın zorunlu tutulduğu törenlerle ifade edilmeye çalışılması, sadece tektipleştirme ile ilgili bir sorun değil. Bu öncelikle bir zihniyet problemi. Herkesi bir yere toplayan ve düzenlenen seremoni çerçevesinde belli bir şekilde hareket etme durumunda bırakan bir gücün varlığı da dikkate alındığında, zorunlu törenlerin aynı zamanda “zihniyet inşa edici” bir niteliğe sahip olduğunu görebilmek mümkün.
Her sabah hep birlikte askeri komutlarla hazırola geçmekte, and içmekte, haftada bir marş söylemekte, daha önemli olduğu varsayılan “belirli gün ve haftalar”da da ekstradan şiirler okumakta ve hatta hüngür hüngür ağlamakta bir tuhaflık sezmeyen öğrenci kitlelerinin, bütün bunlarla yapılmak istenen asıl şeyin, hayatın genelinin siyasi bir kült ekseninde anlamlandırılmasını temin etmek olduğunu idrak edebilmeleri de çok zor. Bu nedenle de, rejimin acemiocaklarında hazırola geçirilenlerin, “neyin karşısında” hazırolda durduklarını düşündüklerini ya da neden asker yerine konmak istediklerini tam anlamıyla sorgulayabildiklerini söyleyebilmek de zor. Ancak kuralları çiğnemeleri (ve özellikle belli bir çizgiyi aşmaları) durumunda başlarına iyi şeyler gelmeyeceğini biliyor olmaları ve bu nedenle de (olan biteni anlamsız bulsalar dahi) herhangi bir şekilde itirazlarını dile getir(e)miyor olmaları, söz konusu tiyatral ortamın arkasındaki hakim güce karşı bir tür çekince ve hatta korku hissi içerisinde oldukları anlamına geliyor.
Böyle bir çekince ve korkunun varlığı, her otoriter kültün, kitleleri kontrol edebilme adına, mantık ya da akıl yürütme süreçlerine değil, adaptasyona, gerektiğinde boyun eğmeye ve dolayısıyla hayatta kalmaya yönelik temel güdülere hitap etme eğiliminde olmasından ileri geliyor. Mizansen bir kez bu şekilde kurgulanınca da, seremoniye katılan kitlenin içerisinde yer alan kimi öğrencilerin katılımlarının zoraki olması da kısmen önemsizleşiyor. Çünkü, söz konusu kurgusallığın içselleştirilmemiş olması, kalabalığın içinde yer alan gizli muhaliflerin, gözle görülemeyen, elle tutulamayan, ancak sürekli tekrarlanan ritüellerle her yerde var olduğu düşüncesi perçinlenen güce karşı duydukları çekince ve korku ekseninde sosyalleştirilmedikleri anlamına gelmiyor.
Bunları göz önüne aldıktan sonra, bir merkezden gelen emirlerin değil, sivil dayanışmanın hakim olduğu bir geleneğin ne gibi bir farklılık ortaya koyabileceği daha net bir şekilde değerlendirilebilir. Zira çekirdekten alınan bir siyasi terbiye, sadece eğitim kurumlarına değil, yerel ve ulusal seviyedeki karar alma mekanizmalarına ve dolayısıyla kurumlara da yansıyacaktır. Bu durum, yukarıdan-aşağıya manipüle edilen duyguların değil, eşitler arasındaki diyalogun, merkezi dayatmaların değil, sivil insiyatifin, ötekileştirmenin değil ikna ya da en azından uzlaşma çabasının hakim olduğu bir geleneği doğuracaktır.
Bu gelenek, (birçok diğer durumla birlikte, sözgelimi) mecliste birbirlerini yumruklayan değil, birbirleriyle konuşan muhaliflere tekabül eder. Ancak bugün itibariyle Türkiye’nin çok uzak olduğu bu geleneği tesis edebilmek için, birbirini yumruklayan bu insanları ayıplamak da çok fazla anlam ifade etmez. Çünkü iki ya da daha fazla kişinin birbirini yumruklayacak hale gelmiş olabilmeleri, bir sorunun sebebi değil, sonucudur. Bu nedenle de, öncelikle bu sonuç ile olası sebepler arasındaki ilişkilerin ve söz konusu ilişkiler üzerinde belirleyici olan zihniyet yapısının öneminin farkına varılarak, problemin baştan doğru bir şekilde tespit edilmiş olması gerekir.
Unutulmamalı ki, anlaşmazlıklarını gerek sokakta, gerekse mecliste kaba kuvvetle çözmeye çalışan kişiler, yıllar önce, ne olduğunu dahi tam olarak kavrayamadıkları bir güç karşısında her sabah hazırola geçiyor, bu güce karşı gerek sevgi gerekse nefretle karışık bir çekince ya da korku duyuyor ve askeri nizamla sınıflarına dağıldıktan sonra şayet derste bir yanlış yapacak olurlarsa, milli eğitimin insan bozması öğretmeninden dayak yiyorlardı.




Okuyucu Yorumları
metedro says:
20 Ocak 2009 at 7:04 PM“zorunlu törenlerin aynı zamanda -zihniyet inşa edici- bir niteliğe sahip olduğunu görebilmek mümkün.”
“Böyle bir çekince ve korkunun varlığı, her otoriter kültün, kitleleri kontrol edebilme adına, mantık ya da akıl yürütme süreçlerine değil, adaptasyona, gerektiğinde boyun eğmeye ve dolayısıyla hayatta kalmaya yönelik temel güdülere hitap etme eğiliminde olmasından ileri geliyor.”
Bu yöntemlerin işe yaramadığını nihayet Türkiye’de görebiliyoruz.
Serdar Kaya says:
21 Ocak 2009 at 9:12 PM“söz konusu kurgusallığın içselleştirilmemiş olması, kalabalığın içinde yer alan gizli muhaliflerin, gözle görülemeyen, elle tutulamayan, ancak sürekli tekrarlanan ritüellerle her yerde var olduğu düşüncesi perçinlenen güce karşı duydukları çekince ve korku ekseninde sosyalleştirilmedikleri anlamına gelmiyor.”
rüştü hacıoğlu says:
24 Ocak 2009 at 1:19 AMÇekince ve korku ekseninde sosyalleştirilmiş muhalifler, gün geliyor toplumun yarısını arkasına alıp 23 Nisan koltuklarına dahi kurulmayı başarıyorlar ama asla “inkarcı” olamıyorlar. Düzenle kurdukları “günah” ilişkisinde asla tümden inkarcı olamayan bir günahkar olarak kalma, gerektiğinde günahkar muhaliflerden devşirilmiş-derlenmiş “devşir ve korkut” imparatorluğunun, Freddie’nin kabusu gibi ölümsüz bir paradoks olarak ilelebet payidar olabilme ihtimalini sevdim ben de…